An American in Paris

Aramızda gerçekten müzikalleri seven insanlar olduğunu bilsem de ben de pek müzikal taraftarı olmayanlardanım. Daha birkaç gün önce bu konu üzerine bir sürü şey söyledim bir başka eleştirimde. Şimdi onları tekrar etmeye gerek görmesem de ne yazık ki Oscarlı eski Hollywood müzikallerini izledikçe gerçekten de 2 saatlik uzun işkencelere maruz kaldığımı düşünmeden edemiyorum. Gerçi elimizdeki prodüksiyonların hepsi türünün en iyileri ama ne yaparsınız? Belki de ben müzikallerden anlamıyorumdur. Eğer The Sound of Music‘i müzikalden sayıyorsanız, evet arada hoşlandıklarım olabilir. Ama aynısını West Side Story, My Fair Lady, The Broadway Melody, Gigi ve birazdan yorumlayacağım An American in Paris için söyleyemeyeceğim. An American in Paris‘in benim için eksi puanı müzikal olmasından da öte Gene Kelly‘yi barındırmasından geliyor. Onun da hayranları olduğunu düşündüğümden pek birşey demeyeceğim, ama benim sevdiğim aktörlerden olmadığı kesin.
An American in Paris dünyanın oldukça mutlu gözüktüğü, estetik müzikaller çekmeyi seven Vincente Minnelli‘nin beyazperdeye kazandırdığı sayısız müzikallerden biri. Dönemin tüm ünlü siyahi oyuncularıyla çekilen Cabin in the Sky‘dan tutun da Judy Garland‘lı Meet Me In St. Louis‘e kadar adı sanı bilinen pek çok filme imza atmış. Hatta yine En İyi Film Oscarlı Gigi de Minnelli‘ye ait. Minnelli bu filmde de güzellik, fantezi dünyası, pastel renkler ve tabi bitmeyen mutluluk tufanını bizden esirgememiş. An American in Paris‘in finalinde yer alan 18 dakikalık uzun bale gösterisi ise bana kalırsa 2000′li yıllar için bile oldukça cesur bir sekans. Sadece 110 dakikalık bir film olan An American in Paris‘in sonunda neredeyse 20 dakika boyunca hoplaya zıplaya dans eden bir Gene Kelly izliyoruz. Ne ilginçtir ki bu uzun sekans filmden kopmadığımız tek kısmı oluşturuyor. Onun haricinde konu bütünlüğüyle ilgili olarak ciddi bir sorun var.
Alan Jay Lerner‘ın beyazperde için yazdığı hikaye parası pulu olmayan Jerry adında bir ressamın Paris’e gelip burada yaşadıklarını anlatıyor. Tesadüfen tanıştığı Lise Bouvier adındaki bayan aşık olan Jerry hem aşkını ispat etmeye çalışıyor, hem de Fransız bir şarkıcıyla Lise için rekabet ediyor. Peki 110 dakikalık bir film nasıl olur da böyle bir konuyla uzattıkça uzatılır? İşte orada Lerner‘ın marifetli ellerinin(?) hünerlerine şahit oluyoruz. Ciddi bir söylemde bulunmak istemesem de An American in Paris için “sıkıcı” demek yanlış olmaz zannediyorum.
Gene Kelly‘nin asap bozan mimikleri ve Leslie Caron‘ın bitmek bilmeyen nazlarıyla An American in Paris‘in uzun süreli bir eziyete dönüştüğünü söyleyebilirim. Tabi filmin tamamen set ortamında çekilmesiyle de alakalı bu durum. Bir şekilde film gerçekliğini yitiriyor ve devlet tiyatrosunda bir çocuk oyunu izler gibi hissediyorsunuz kendinizi. Oscar Levant ve Georges Guetary‘nin de içinde bulunduğu kadroda ilgi çeken tek ismin Nina Foch olduğunu söyleyebilirim.
Her ne kadar finalinde 20 dakikalık bir bale gösterisi olsa da An American in Paris süpriz denilebilecek bir sonla bitiyor. Mutlu ya da mutsuz olmasıyla alakalı değil bu durum, gerçek hayatta asla olmayacak birşey. Çok merak ediyorsanız izleyin derim ama bana göre çok bir esprisi yok. Sırf sanat yönetimi ve set tasarımı için veriyorum notumu.
[C+]
Oscar Karnesi
*En İyi Film
En İyi Yönetmen
*En İyi Özgün Senaryo
*En İyi Görüntü Yönetimi – Renkli
En İyi Kurgu
*En İyi Sanat Yönetimi – Renkli
*En İyi Kostüm Tasarımı – Renkli
*En İyi Müzik (Müzikal)
Henüz yorum yapılmamış.