Marty

Malum uzun zamandır “En İyi Film” ödülü almış ünlü yapımları izleyerek Oscar tarihinin 83 yılını incelemekteyim. Artık 40′lı rakamlara ulaştığım için ayrı bir mutluyum tabi. Şimdi kendime göre bir program yaptım ve amacım 5 hafta içerisinde geriye kalan filmleri de bitirmek. Lakin hala izleyip de yorumlamadığım filmler var. Aralarında Mrs Miniver, Rebecca ve Annie Hall gibi ünlü yapımlar da mevcut. O yüzden eleştiri yazılarıma da hız vermek istiyorum ki izlediğim filmlerle eş zamanlı ilerleyebileyim. Tabi bu arada uzun zamandır yeni film izlemediğim için onlarla da ilgilenmek istiyorum. Mesela bugün işe 2011′i Just Go With It ile yakalamaya çalıştım. Tüm bunları bir kenara bırakıp Emmy’ye döndüğümüzde de adaylar açıklanmadan önce başlamak istediğim birkaç dizi mevcut ki onlar da epey zamanımı alıyor. Ve tabi yaz dönemiyle başlayan The Big C, True Blood gibi eski dizilerim de cabası. Kısacası Oscar Boy olarak bu aralar yoğunum. Özel hayatımdan, staj derdinden ve tabi tatil heyecanından bahsetmek bile istemiyorum. Yine de tüm bu karmaşada siteyle ilgilenmek zorunda olduğumun farkındayım. Çünkü yavaş yavaş istediğim noktaya ulaştık ve bundan sonrası da böyle devam etsin istiyorum. Umarım yeni sezonda sitede yapacağımız değişiklikler de hoşunuza gider. Ama tabi asıl konumuza gelirsek…

Marty, televizyonun altın çağlarında Paddy Chayefsky tarafından TV için yazılan bir hikaye. Yakışıklı adamlarla güzel kadınların ilişkilerini değil de toplumda geri planda kalmış, 40larına yaklaşmış bekar bir kasabı anlatıyor. İtalyan asıllı bir aileden gelen Marty tüm kardeşleri evlenmesine rağmen hala annesiyle beraber yaşamaktadır. En yakın arkadaşı Angie’yle günlerini öldüren baş karakterimiz bir gün tesadüf eseri Clara’yla tanışır ve ondan sonra da olaylar zinciri başlar.

Oldukça yalın bir hikayesi olan Marty hikayesini okuduğunuzda büyük ihtimalle aklınızdan geçecek masal gibi bir aşka tanıklık etmiyor. Oscarlı yönetmen Delbert Mann tarafından çekilen film daha çok dönemin insan ilişkilerine ve biraz da sosyolojik mevzulara odaklanıyor. Öyle ki Marty 90 dakikalık kısa süresi boyunca bir ilişkinin gelgitlerini anlatmaktansa kısa bir tanışma hikayesine ve küçük yan detaylara ilgimizi çekiyor. Mann‘ın abartıdan uzak kamerasıyla dönemin en sade ve en temiz işlerinden biriyle karşı karşıyayız kısacası. Ve bana kalırsa oldukça da iyi bir filmle…

Ernest Borgnine‘a Oscar kazandıran Marty aktörün kariyerinin zirvesi olarak nitelendirebilir. Bugüne kadar izlediğim En İyi Erkek Oyuncu ödüllü performanslara baktığınızda da Borgnine‘ın süslü olmayan performansı ayrı bir önem taşıyor. “Bu film için mi çirkinleşti acaba?” diye düşündüren Betsy Blair hiç fena olmasa da Angie’yi canlandıran Joe Mantell bence çok daha iyi. Kariyerinde çok çok ünlü filmlerde yer alsa da pek fark edilmeyen aktörlerden biri kendisi. Ve tabi İtalyan aktris Esther Minciotti de göze çarpan bir diğer isim. Oscar’a aday olmaması şaşırtıcı. Hele ki Akademi’nin bu tip rolleri çok sevdiği düşünülürse…

Marty dediğim gibi gözünüze çarpmak için hiç çaba sarf etmeyen, döneme farklı bir yorum katan güzel bir film. Belki karşımızda Gone with the Wind, Schindler’s List, Titanic gibi görkemli bir proje yok ama çok sıkıcı olabilecek bir hikayeyi 90 dakika boyunca hiç bıktırmadan izleten bir film var.

[A]

Oscar Karnesi
*En İyi Film
*En İyi Yönetmen
*En İyi Erkek Oyuncu (Ernest Borgnine)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu (Joe Mantell)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu (Betsy Blair)
*En İyi Uyarlama Senaryo
En İyi Görüntü Yönetimi – Siyah/Beyaz
En İyi Sanat Yönetimi – Siyah/Beyaz

, , , , , ,

Henüz yorum yapılmamış.

Yorum yapın

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s