Gentleman’s Agreement

Bundan evvel yazdığım eleştirimde, ki o da bir Elia Kazan filmi olan On the Waterfront idi, Kazan‘ın ne derece harika bir yönetmen olduğundan bahsetmiştim. Ama şunu da söylemekte yarar var. Akademi çoğu zaman adil olmayı başaramıyor. Çünkü sırası gelen aktörler, yönetmenler ya da diğer teknik dallardaki insanlar kimi zaman hak edenin elinden ödülü alabiliyorlar. Bunun pek çok örneğini yakın zamanda da gördük. Şimdi hangi deli çıkıp “The Departed, Scorsese‘nin kariyerinin zirvesiydi.” diyebilirki? Evet The Departed çok çok iyi bir filmdir ama Scorsese‘nin kariyerinde çok daha başarılı yıllar olmuştur. Peki Winslet‘in The Reader ile geç kalmış bir Oscar alması? The Reader‘daki performansı kariyerinin en iyilerinden biridir, bu da kabul. Ama asla zirvesi değil! Ya da tam tersi. Mesela Sandra Bullock. Şimdi Crash‘i izleyen herhangi bir insan Sandra Bullock‘un Crash‘deki kısacık sahnelerinde bile The Blind Side‘dakinden daha başarılı olduğunu söyleyemez mi? O sene Gabourey Sidibe ve Carey Mulligan gibi iki güçlü adayı yenmesi hangi akla mantığa sığar? Peki daha da yakından bahsedelim… Tom Hooper‘ın Aronofsky ve Fincher gibi kariyerinde hiç boş film çekmemiş adamların karşısında hiç hak etmediği bir Oscar’ı sırf En İyi Film-En İyi Yönetmen ödülleri aynı adrese gitmek zorunda gibi bir saçmalık yüzünden alması… Bunun telafisi yok. Tabi bunları kafama takıp gece gündüz sorgulasam bu siteyi yapmam. Çünkü dünyada herkesin beğenisinin aynı olması diye birşey yok. Öyle olsa bu kadar çok ödül töreni olmaz. Artı ödül törenlerini izliyorsanız paranoyak olmaktansa zevk almayı bileceksiniz. Evet benim de gönlümde kimi zamanlar başka aslanlar yatıyor oluyor ama şimdi 83 yıldır dünyanın en prestijli ödülü olan Oscar’ı mı sorgulayacağım? Bu da onların seçimi olsun, bırakın gitsin. Gelelim 1947 yılına… Miracle on 34th Street karşısında beklenmedik bir zafer alan Gentleman’s Agreement‘a. Yani bir başka beklenmeyen zafere…

Elia Kazan‘ın gerçekleri suratımıza acı acı çarpan kamerasından bu sefer ırkçılık üzerine bir hikaye izliyoruz. Başkahramanımız Philip Schuyler Green’den patronu tarafından Yahudi olmakla ilgili bir yazı yazması isteniyor. Uzunca bir süre düşünen Green sonunda Yahudi gibi davranarak topluma karışıyor ve Antisemitizm üzerine bir makale yazmaya başlıyor. Lakin bu deney beklediği gibi gitmiyor. Çünkü en yakınından en uzağına hiç beklemediği tepkilerle karşılaşıyor. Derken bu deney bir zaman sonra paranoyaya dönüşüyor ve Green insanların her hareketine bir anlam yüklemeye başlıyor.

Laura Z. Hobson‘ın romanından You Can’t Take It With You, A Star Is Born gibi klasiklerin yaratıcısı Moss Hart‘ın uyarladığı Gentleman’s Agreement kesinlikle çarpıcı bir hikaye. Şimdi düşündüğünüzde Akademi’nin 1947 gibi bir yılda böyle bir filmi En İyi Film seçmesi bir nevi mesaj. Nasılki ortalık ayaklandığında Halle Berry ve Denzel Washington‘ı ödüllendirdilerse aynısı. Bir örnek daha: “Bkz. Hattie McDaniel“. Tabi Gentleman’s Agreement‘ın inkar edilemeyecek bir başarısı da var burada. Yani sırf kendi tavırlarını göstermek için değil bu. Ama şu an Hollywood’a Yahudilerin hakim olduğunu düşünürsek oldukça uzak bir tarih bizler için. Nitekim artık ezilmişlerin hikayeleri ya da soykırımlar Akademi tarafından çok da ilgi görmüyor.

Gregory Peck‘in başarılı performansıyla öne çıkan film çok çok özel insanları içeriyor aslında. Mesela bir süre sonra bu Yahudilik mevzusundan sıkılan Green’in kızarkadaşı rolünde Dorothy McGuire favorimiz olmasa da gayet iyi. Genç yaşta kaybettiğimiz John Garfield ve tabi buradaki performansıyla Oscar’a aday olan Anne Revere gözüme çarpan diğer isimler. Yalnız benim favorim kadrodan Oscar alan tek aktris Celeste Holm. Kendisine ayrı bir hayranlığım mevcut. Yardımcı rollerin vazgeçilmez yüzü benim için. All About Eve‘i izlediğimg günden beri sevgim bambaşka.

Gelelim sadede… Gentleman’s Agreement çarpıcı ve iyi bir film. Oyuncuları da gayet başarılı. Çok sıkılmıyorsunuz izlerken, ki bu özellikle arada 50-60 yıl olunca oldukça önemli bir unsur haline geliyor. Ama bu kadar. Film iyi, çarpıcı vesaire vesaire ama daha fazlası yok. Anlatmak istediklerini yüzümüze vururken bu kadar açık davranılmasından olabilir. Ya da Elia Kazan‘ın realistliği abartıp konuyla ilgili her türlü detayı anlatmasıyla da…

[B]

Oscar Karnesi
*En İyi Film
*En İyi Yönetmen
En İyi Erkek Oyuncu (Gregory Peck)
En İyi Kadın Oyuncu (Dorothy McGuire)
*En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu (Celeste Holm)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu (Anne Revere)
En İyi Uyarlama Senaryo
En İyi Kurgu

, , , , , , , ,

Henüz yorum yapılmamış.

Yorum yapın

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s