On the Waterfront

Artık konuya nereden başlayacağımı bilemediğim için eleştirileri yazarken ufak da olsa zorlanıyorum. O yüzden Emmyler hakkında ufak bir bilgi verip On the Waterfront‘a dönmek istiyorum. Önümüzdeki Perşembe günü sonunda uzun zamandır beklediğimiz Emmy adayları açıklanacak. O yüzden ben de Pazar gününden itibaren dört gün sürecek bir yazı serisine başlıyorum: “Son Emmy Tahminleri”. Umarım istediğiniz içeriğe sahip olur ve adaylardan önce ufak da olsa sizi bilgilendirmiş oluruz. Ağustos ayı içerisinde hem 83 yılın En İyi Film kazananlarını bitireceğim, hem de yıl boyunca kaçırdığım dizileri izleyeceğim için zaten konuşacak şeyimiz çok olacak. Eylül ayının başlarını Emmylere ayırırsak zaten sonrasında 84. Akademi Ödülleri için konuşmaya bolca vaktimiz olur. Yalnız şimdi 27. Akademi Ödülleri’ne 12 adaylıkla gidip 8 ödülle dönen Elia Kazan‘ın ünlü Amerikan klasiği On the Waterfront ile devam edeceğiz.

Elia Kazan kuşkusuz Amerikan sinema tarihinin en büyük yönemenlerinden. Hatta çoğu sinema tarihçisine göre Kazan açık ara tüm zamanların en iyisi. Sosyal konulara değinmekteki başarısı, oyuncularına doğaçlama izni verip elde ettiği olağanüstü performanslar ve tabi gerçekliğiyle insanın aklını başından alan mekanlar… Hepsi de Elia Kazan sinemasının vazgeçilmez unsurları. A Streetcar Named Desire, East of Eden, Gentleman’s Agreement, Viva Zapata!, Splendor in the Grass bir çırpıda aklıma gelen klasikleri. Marlon Brando‘nun çıkışını sağlamasıyla da ünlü kendisi. On the Waterfront ise yıllar sonra bile hala sinemanın en iyileri arasında yer almayı başaran en önemli filmi.

Rıhtım işçilerinin kardeşi sendika patronunun adamları tarafından öldürülmüş cesur bir kadın ve onun aşık olduğu sendikanın eski bir çalışanı ile sendikaya karşı mücadelesi anlatılıyor filmde. Ayrıca liberal bir rahip ve tabi ihanetin bolca boy gösterdiği yan karakterler var sürüsüyle. Tersanelerdeki çeteciliği önümüze sunan yazar Budd Schulberg aslında Malcolm Johnson‘dan sonra senaryonun başına geçmiş. Çünkü zamanında filmin yönetmeni Elia Kazan Amerikan Karşıtı Etkinlikler Komitesi’nde tanıklık yapmış ve Johnson bu işten çekilmiş. Yani bu ünlü klasiğin yapımında da türlü türlü olaylar mevcut. Peki senaryo ne kadar kuvvetli? Üzerinden yarım asırdan fazla zaman geçmesine rağmen hala tazeliğini koruyor olması ve insanı bir an dahi sıkmıyor oluşu zannediyorum On the Waterfront‘ın etkisini anlatmaya yeter.

İlk beyazperde deneyimini tadan Eva Marie Saint ve tabiki kariyerinin en iyi işlerinden birini çıkaran Marlon Brando tek kelimeyle harika. Lakin Rod Steiger, Lee J. Cobb ve Karl Malden‘ın oluşturduğu yardımcı oyuncu ekibini de anmakta yarar var. Akademi tarihinde kadrosundan 5 ismin Oscar’a aday olduğu ender filmlerden. Tabi yardımcı erkek oyuncu dalında üç On the Waterfront oyuncusunun bulunması oyların bölünmesine ve bir anda beklenmedik bir ismin (The Barefoot Contessa‘dan Edmund O’Brien) Oscar almasına sebebp olmuş.

İnsanın aklını başından alan gerçeklikteki ruhuyla On the Waterfront tam anlamıyla bir klasik. Tabi ben bir All About Eve‘e, bir It Happened One Night‘a olduğu kadar bağlanamadım filme ama izlemenizde yarar var. Notumu da teşvik edici bir şekilde veriyorum.

[B+]

Oscar Karnesi
*En İyi Film
*En İyi Yönetmen
*En İyi Erkek Oyuncu (Marlon Brando)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu (Rod Steiger)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu (Lee J. Cobb)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu (Karl Malden)
*En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu (Eve Marie Saint)
*En İyi Özgün Senaryo
*En İyi Kurgu
*En İyi Görüntü Yönetimi – Siyah/Beyaz
*En İyi Sanat Yönetimi – Siyah/Beyaz
En İyi Müzik – Drama/Komedi

, , , , , , , ,

2 Yorum “On the Waterfront”

  1. metin
    Temmuz 7, 2011 5:07 am #

    Filmin aslında Elia Kazan’ın ispiyonculuğunu haklı çıkarmaya çalışan bir yanı da vardır. Elia Kazan, pek çok arkadaşını komite karşısında Komünistlikle suçladıktan, isimlerini verdikten sonra bu filmi çekmiştir ki “kötü sendikacılar” ve “rahibe anlatma” gibi noktalarla bir anlamda kendisini aklamaya çalışmaktadır. Elbette konu, Elia Kazan’ın ne pislik bir insan olduğu değil, sinemasının gücü…. Bu anlamda “On the Waterfront”u alkışlamak lazım. Yine de altmetnindeki bu sinir bozucu siyasi söylemi de görmezden gelemiyor insan.

  2. Oğuz Kaygalak
    Nisan 18, 2012 10:45 pm #

    galiba elia kazan’ın sinemasal değerlendirlmesi hep ispiyonculuk suçlaması üzerinden gidecek ne yazık ki. oysa sinema dili ve anlatım teknikleri olarak muhteşem bir yönetmen. rıhtımlar üzerinde sendika kavramının ne kadar kof ve kandırıcı olduğunu vurgulaması açısından benim dikkatimi çekmişti. bir de damdaki sahneleri çok beğenmiştim. bana kaldığım yeri hatırlatıyor.

Yorum yapın

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s