The English Patient
Aslında bir sona kavuşmuş olan Oscar Maratonu’muzun son haftasına girmiş bulunmaktayız artık. Eleştiriler için son 7 gün kaldı. Ondan sonrasında gelecek büyük derlemeden zaten defalarca bahsettiğim için tekrar etmek istemiyorum. Şimdi sizleri 90′lı yılların en görkemli yapımlarından birine götüreceğim. Ama öncesinde verdiğim oyların ortalamasını aldığımda en yüksek rakamın 90lar’da olduğunu belirtmek istiyorum. Galiba Forrest Gump‘ı saymazsak 90lar’da En İyi Film ödülünü almış tüm filmlere hayranım. Hatta En İyi 10 Film listemde de 90lar’dan birkaç film olacağının garantisini verebilirim. The English Patient‘a dönersek…
Anthony Minghella ne yazık ki beyazperdenin en yetenekli yönetmenlerinden biri olmasına rağmen 3 yıl önce 54 yaşında hayata gözlerini yumdu. Bizlere The English Patient, The Talented Mr. Ripley ve Cold Mountain gibi birbirinden harika işler bırakan Minghella‘nın kariyerinin zirvesi kuşkusuz The English Patient idi. Öyle ki bu epik savaş dramı 1987′de The Last Emperor‘dan sonra 9 ödül alan ilk film oldu. Hemen ertesi sene Titanic 11 ödül alarak apayrı bir rekora imza atmış olsa da Minghella‘nın David Lean‘i andıran tarzıyla çektiği The English Patient‘ın başarısı yabana atılacak cinsten değil.
Bir helikopter kazası sonucu tüm bedeni yanan ama hayatta kalan, hafızasını yitirdiği için İngiliz olduğu zannedilen gizemli bir adamın hikayesini izliyoruz filmde. Bu gizemli adam yavaş yavaş geçmişi hatırlarken bir yandan da ona bakan hemşirenin ve hemşirenin etrafında olup bitenleri izliyoruz. Gizemli İngiliz hasta büyük aşkının tüm detaylarını bizlere aktarırken, hemşire Hana da hem intikam peşinde olan bir Kanadalı’yla hem de kendi gönül ilişkileriyle uğraşıyor.
Michael Ondaatje‘nin ses getiren romanından Minghella tarafından sinemaya uyarlanan The English Patient senaryosuyla ödül alamamasına rağmen tarihin en romantik filmlerinden biri. Özellikle finale doğru öğrendiğimiz detayların hepsi boğazımıza bir düğüm olarak yerleşip son yarım saati aktı akacak gözyaşlarıyla izlememize sebep oluyor. Yine popüler filmleri sevdiğim için eleştirilecek olsam da kusura bakmayın, The English Patient‘ı sevmemiş gibi rol yapamayacağım.
Juliette Binoche‘a Oscar kazandıran filmin kadrosu akıllara zarar isimlere sahip. Bir kere hala Oscarsız olmasına anlam veremediğim Ralph Fiennes başrolde mükemmel bir performans sergiliyor. Gerçi Schindler’s List ile ödül alamayan Fiennes‘in The English Patient ile ödüllendirilmesi saçmalık olurdu, orası ayrı. En sevdiğim aktrislerden biri olan Kristin Scott Thomas ise tanınmasına yardımcı olan The English Patient‘daki rolüyle yine bizi kendine hayran bırakıyor. Belki çok yetenek gerektiren bir rol değil Katherine Clifton lakin I’ve Loved You So Long‘ı izlemiş bir insanın Kristin Scott Thomas‘ın ne derece harika bir aktris olduğundan haberi vardır. Willem Dafoe‘nin intikam peşindeki Kanadalı olarak karşımıza çıktığı filmde Colin Firth ve Naveen Andrews da ünlülerle dolu kadronun diğer göze çarpan isimleri.
The English Patient için bir savaş filmi demek yanlış olsa da savaşı da içinde barındıran bir melodram diyebiliriz. Seyirciyi ağlatmaya odaklı olmasa da içinize parçalamaya yetiyor. Sırf muhteşem yönetmeni ve başarılı kadrosu için bile izlenir.
[A-]
Oscar Karnesi
*En İyi Film
*En İyi Yönetmen
En İyi Erkek Oyuncu (Ralph Fiennes)
En İyi Kadın Oyuncu (Kristin Scott Thomas)
*En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu (Juliette Binoche)
En İyi Uyarlama Senaryo
*En İyi Görüntü Yönetimi
*En İyi Kurgu
*En İyi Sanat Yönetimi
*En İyi Kostüm Tasarımı
*En İyi Ses
*En İyi Özgün Müzik – Drama
Henüz yorum yapılmamış.