Chicago
Bundan birkaç yazı evvel söylemiştim galiba, tam da hatırlayamıyorum. Şundan 2 sene önce izlediğim filmi, şimdi tekrar izleyince çok daha farklı geliyor diye. Hakikaten de öyle. Bunun en büyük örneği ise Chicago oldu. Daha önceki sitelerimden Comments From Another Room’da beğenmediğimi açıkça belirttiğim Chicago şimdi izleyince o kadar farklı ve o kadar iyi geldi ki anlatamam.
Müzikallerin geri döndüğü bir senede ünlü Broadway müzikali Chicago‘yu beyazperdeye taşıyan Rob Marshall bir anda ünlü oldu. Daha önce sadece Annie adında bir televizyon filmi çeken ve 12 dalda Emmy adaylığı elde eden Marshall asıl çıkışını 2002 tarihli Chicago ile yaptı. Chicago‘nun ardından üç filmini daha izledik aslında kendisinin. Memoirs of a Geisha 3 dalda Oscar alsa da Çinli oyuncuların Japon karakterleri canlandırırken İngilizce konuşması sebebiyle epey alay konusu oldu. 2009′da göz dolduran kadrosuyla gümbür gümbür gelen ama çok fena patlayan Nine ise sadece Marion Cotillard, Penelope Cruz, Nicole Kidman çağımızın en iyi aktrislerini bir araya getirmesi sebebiyle hatırlarımızda yer edindi. Bu seneki Pirates of the Caribbean filminden bahsetmek bile istemiyorum zaten, ki filmden çıktıktan 1 saat sonra filmde ne olduğunu hatırlayan biri olduğunu da düşünmüyorum. Ondan geçtim insanların hala Johnny Depp‘i neden takdir ettiğini hiç mi hiç anlayamıyorum. Neyse. Konumuz Rob Marshall. Kısacası yönetmenin en iyi filmi Chicago oldu. Roman Polanski‘ye süpriz bir şekilde Oscarını kaptırmış olsa da hala Chicago iyi yönetimiyle anılıyor.
Bill Condon‘ın uyarladığı senaryo 1920ler’in Chicago’sunda kadınların bulunduğu bir hapisanede geçiyor. Ama tabi herşey bu kadar basit değil. İçeride kocasını kızkardeşiyle yakaladığı için katil olmuş ünlü şantöz Velma Kelly ve sevgilisini vuran şöhret olma sevdasındaki Roxie Hart var. Bir de üzerine hapisane görevlisi Mama Morton ve bir başka şöhret düşkünü, egoist avukat Billy Flynn’i de unutmayalım.
Oyunculara geçersek… Bir kere filmde Hollywood’un en yeteneksiz oyuncularından iki tanesi mevcut. Birincisi Renee Zellweger. Oscarını alana kadar oyaladılar ve daha sonrasında farkındaysanız hiç adını duymadık Zellweger‘ın. Peki neden? Çünkü ilk ortaya çıktığında kendisini iyi bir aktris zannetmiştik. Baktık ki kadın her filmde aynı mimikleri kullanıyor, işte o zaman şutlandı. Richard Gere ise Richard Gere. İngilizce kullanmam ne kadar doğru olur bilmiyorum ama kendisi koca bir “fail”dan ibaret. Chicago belki dört dörtlük bir film diyebilirdim yalnız Gere filme dahil olduktan sonra öyle bir enerji düşüşü yaşanıyor ki ister istemez hissediyorsunuz. Catherine Zeta-Jones ve Queen Latifah‘a gelirsek… İkisi de kariyerinin zirvesini bu filmde yaşamışlar, orası kesin. Özellikle Zeta-Jones‘un aldığı Oscar’ı sonuna kadar destekliyorum. John C. Reilly‘nin de Oscar’a aday olduğu kadrodan Christine Baranski, Taye Diggs ve Dominic West dikkat çeken diğer isimler.
Chicago suç ve müzikal gibi iki alakasız türü birleştirerek, karanlık atmosferiyle birlikte bize çok keyifli iki saat yaşatan çok çok iyi yapılmış bir film. Ama ne yazık ki “ama”ları var. Zellweger ve Gere demem yeterlidir umuyorum.
[A-]
Oscar Karnesi
*En İyi Film
En İyi Yönetmen
En İyi Kadın Oyuncu (Renee Zellweger)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu (John C. Reilly)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu (Queen Latifah)
*En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu (Catherine Zeta-Jones)
En İyi Uyarlama Senaryo
En İyi Görüntü Yönetimi
*En İyi Kurgu
*En İyi Sanat Yönetimi
*En İyi Kostüm Tasarımı
*En İyi Ses
En İyi Özgün Şarkı (“I Move On”)
Henüz yorum yapılmamış.