The Deer Hunter
Robert De Niro‘nun Oscar aldığı iki filmden sadece The Godfather Part II‘yu izledim ve rahatlıkla Al Pacino varken De Niro‘nun Oscar’ı almasına hiç sıcak bakmadığımı da belirttim. Siz ne derseniz deyin, De Niro neredeyse her filmde aynı adamı canlandırıyor. Temelde hep o şiddet bağımlısı, başına buyruk, huysuz ama bir yandan da sempatik. İlla ki karşı çıkanlar olacaktır da zannediyorum Scorsese‘nin aktörlerinin kaderi bu. Bakınız Leonardo DiCaprio da hep aynı sinir patlamalarını yaşayan adamı canlandırıyor artık. Umarım J. Edgar ile o sabitlenmiş ağız ve el hareketlerinden bir an önce kurtulur. Yalnız şimdi ilk kez Robert De Niro‘nun üzerine yapışmış rolüne rağmen beğendiğim bir filminden bahsedeceğim.
The Deer Hunter kariyerine senarist olarak başlayan Michael Cimino‘nun ikinci filmi. Hatta The Deer Hunter, Cimino‘nun kariyerinin iyi olan tek filmi ama inanılmaz bir yönetmenlik de mevcut. O yüzden insan bu adamın Heaven’s Gate adındaki felaketi çektiğine ihtimal vermiyor. Ama kaçış yok, Cimino kariyerini yerle bir eden ender Hollywood yönetmenlerinden biri.
Vietnam Savaşı’yla ilgili bir başka hikaye olan The Deer Hunter, Deric Washburn tarafından yazılmış. Film oldukça yakın birkaç arkadaşın arasından Steven’ın düğünüyle başlıyor, ki filmin neredeyse yarısını alan bu düğün kısmı inanılmaz bir yönetimle çekilmiş. Belki de The Deer Hunter‘ın sahneleri arasında en kuvvetli olanı bu. Konuya geri dönersek, Steven’ın düğünü diğer iki arkadaşı Michael ve Nick ile beraber savaşa çağrıldığı için bir nevi onlara veda gecesi de oluyor. Bu arada tüm karakterlerin sevdiği kadınları ve ailelerinden birkaç kişiyi de hikayeye dahil olmuş şekilde izliyoruz. Daha sonra da rus ruleti sahneleriyle aklımızı başımızdan alan savaş kısmı başlıyor. Savaş dönüşü ve savaş sonrası olan psijikoloji de filmin üçüncü kısmını oluşturuyor.
The Deer Hunter‘ın Amerikan milliyetçiliğini destekliyor gibi gözüküp bariz bir şekilde dalga geçen senaryosu aynı zamanda sinema tarihinde bu konuyla ilgili yapılmış en cesur yorumlara sahip. Hele ki daha o dönem yeni yeni zincirlerini kıran Hollywood senaristlerini düşünürsek, The Deer Hunter‘ın hem büyük bir prodüksiyon olup hem de kaygısız bir şekilde mesajını veren ilk filmlerden biri olduğunu söylemek mümkün.
Filmin en büyük özelliği ise şimdilerde hepimizin taparak izlediği pek çok oyuncu için bir dönüm noktası niteliği taşıması. Robert De Niro‘nun canlandırdığı Michael karakteri “usta” aktörün ellerinde neredeyse mükemmel bir portreye dönüşmüş. Meryl Streep‘in kariyerinde ciddi bir çıkış noktası olan Linda ise savaş sebebiyle iki adam arasında kalan bir kadın aslında. Lakin filmin en büyük kozunun Christopher Walken olduğunu söylemek yanlış olmaz. Hele ki finalden önceki birkaç sahnesinde Oscar’ı hak ettiğini kanıtlayan bir performansı var ki insanın tüylerini diken diken ediyor. The Godfather serisinden tandığımız John Cazale ve filmde öne çıkan isimlerden John Savage ile George Dzundza‘nın adını anmakta yarar olsa da özellikle saydığım ilk üç ismin The Deer Hunter‘a olan katkısı bambaşka.
Finaldeki “God Bless America” şarkısını söyleme sahnesi insanı The Deer Hunter‘dan soğutmaya sebep olsa da bu ironik vatanseverlik gösterisini göz ardı edip filmin ırkçı tavırlarını görmezden gelmekte yarar var. Belki ulaştırmak istediği mesaj kimi yerlerde sahibine ulaşamasa da The Deer Hunter klasik bir Amerikan melodramı, orası kesin.
[A+]
Oscar Karnesi
*En İyi Film
*En İyi Yönetmen
En İyi Erkek Oyuncu (Robert De Niro)
*En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu (Christopher Walken)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu (Meryl Streep)
En İyi Özgün Senaryo
En İyi Görüntü Yönetimi
*En İyi Kurgu
*En İyi Ses
Henüz yorum yapılmamış.