The Departed
Genel olarak Akademi’yle ilgili kötü eleştirilere karşı olsam da hakkı olanın ödülünü vermek konusunda Akademi bazen beni de sinirlendiriyor. Bir yönetmen düşünün sayısız insana ilham kaynağı olan, ama aldığı tek ödül En İyi Özel Efekt olsun. Ödülü kaptırdığı isimler ise George Cukor ve Carol Reed gibi adı dahi hatırlanmayan yönetmenler. Kim bu? Tabiki de Stanley Kubrick. Bu ustanın En İyi Yönetmen ödülünü bir kez olsun kucaklayamadan hayata gözlerini yumduğunu bilmek çok acı değil mi? Bir başka Oscar’a kavuşma hikayesi olan The Departed‘ın yönetmeni Scorsese‘nin ki de çok farklı bir durum değil. Kesinlikle ödülünü hak edilmemiş görmüyorum ama Raging Bull ve Goodfellas da unutulacak işler değil sonuçta. Mesela Carey Mulligan‘ın hakkını yerken Sandra Bullock‘a ödül veren Akademi ya Mulligan‘ın hiç sırası gelmezse ne yapacak? Sorularım çok ama ben şimdi The Departed‘a döneceğim. Son yıllarda izlediğim en iyi suç filmlerinden birine…
William Monahan‘ın Hong Kong yapımı Internal Affairs adındaki 2002′de çekilmiş bir filmin senaryosunu uyarlamasından ortaya çıkmış The Departed. Film iki köstebeğin hikayesini anlatıyor. Biri polisler için mafyanın içerisinde çalışırken, diğeri de mafya için polis teşkilatında kol gezdiriyor. Massachusetts’in akıl almaz atmosferinde şiddet bağımlısı İrlandalı bir mafya düşünün, bir de bunu başarılı bir yazarla Scorsese gibi bir ustanın eline teslim edin. Alın size The Departed.
Martin Scorsese‘nin ince eleyip sık dokuduğu işi yönetmenin klasik çizgisinde seyrediyor. Maçoluk ve buna bağlı şiddetin hat safhada olduğu filmde birden çok “erkek” figürü izliyoruz. Mekan yönetiminde fevkalede bir yeteneği olan Scorsese‘nin özellikle Billy ile Queenan arasında geçen çatı sahnesinde ustalığını hissetmemek mümkün değil. Sonuçta karşımızda Raging Bull, Goodfellas, Taxi Driver, Casino, My Voyage to Italy gibi sayısız klasiğin yönetmeni var. Shutter Island‘ı da unutmayalım. The Aviator, Gangs of New York, Kundun, Cape Fear, The Age of Innocence, The Last Temptation of Christ, The Color of Money… Say say bitmez bir filmografi.
The Departed‘ın en büyük kozlarından biri de kadrosu. Scorsese‘nin yeni “gözde”si Leonardo DiCaprio her ne kadar aday olmamış olsa da (aynı sene rol aldığı Blood Diamond film ile aday olmuştu) kariyerinin en iyi işini çıkarıyor. Ben henüz DiCaprio‘nun The Departed‘ın üstüne çıkabildiğini görmedim. Belki Revolutionary Road‘daki performansı zorlayabilir. Yalnız her ne kadar DiCaprio‘yu sevsem de De Niro ile defalarca çalışmış bir adamın Leo‘yu sevmesini pek anlayamıyorum. Çünkü Leonardo DiCaprio yıldızlaşmış bir aktör olsa da kesinlikle kendini tekrar etme durumu var. Ama tabi bu apayrı bir inceleme istiyor. Kariyerini sıfırdan incelemek lazım.
Son zamanlarda birkaç filmini izlediğim için ilginç bir şekilde beğenmeye başladığım Matt Damon ve 3 Oscarlı efsane Jack Nicholson filmdeki önemli karakterlerden diğer ikisini canlandırıyor. Oscar’a aday olduğunda herkesi şoka sokan Mark Wahlberg için pek fazla konuşmayacağım. Çünkü ona dair hiç birşeyden hoşlanmıyorum. Benim gizli favorilerimden Vera Farmiga, 30 Rock sayesinde kariyeri tekrardan canlanan Alec Baldwin, The Departed‘ın en ilgi çekici karakterlerinden French’i canlandıran Ray Winstone, yılların eskitemediği Martin Sheen bu yıldızlarla dolu kadronun diğer ünlüleri.
The Departed son yıllarda gösterime girmiş en iyi suç filmi kuşkusuz. Bazıları The Departed‘ın sırf Scorsese‘yi ödüllendirmek için yapıldığını ve filmin Scorsese‘nin kariyerine yakışmadığını iddia ediyor ama bence sadece saçmalıyorlar. Film gereğinden fazla iyi ve aldığı ödülü de sonuna kadar hak ediyor.
[A+]
Oscar Karnesi
*En İyi Film
*En İyi Yönetmen
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu (Mark Wahlberg)
*En İyi Uyarlama Senaryo
*En İyi Kurgu
martin scorsese nin bir başka efsanesi daha (A++)
Martin Scorsese. Kısa boyu ve SSK’dan alındığı izlenimi veren kalın mı kalın gözlükleri, kalın kaşlarıyla pek sevimli bir kişi. Dizinin dibine oturup Boston’dan hikayeler anlatmasını isterdim bana sürekli. Zira bir “dede” tipi var adamda. Neyse. Sevdiğim bir sürü yönetmen var: Nolan, Fincher, Cronenberg, Lynch, Kubrick, Curtiz, Ford, Hitchcock, Wilder, Edwards, Malick, Leone, Lumet, Polanski, Coenler, Aronofsky… Ama hepsini çok sevsem de hiçbirini Scorsese kadar sevmem. Scorsese’nin yaşamadığı bir dünya, onun sinemasının olmadığı bir sinema çok eksik olurdu. After Hours (müthiş bir kara komedi), Taxi Driver, Raging Bull, The King of Comedy, The Color of Money, The Last Temptation of Christ, Goodfellas, Casino, The Age of Innocence, Kundun, Bringing Out the Dead, Cape Fear, Gangs of New York, The Aviator, Shutter Island, Hugo… Tek kelimeyle müthiş bir filmografi ve kesinlikle en iyi sinemacılardan Martin Scorsese. The Aviator’ı sırf Oscar almak için çekmişti. Akademi’nin ödüllendireceği şekilde kotarmıştı. Bu yüzden film epey kötülenmişti. Bana göreyse ortalama bir film olsa da bazı sekansları, oyunculukları (Beckinsale hariç), sanat-görüntü yönetmenlikleri, müzikleri, kurgusu çok başarılı. Gene de insan bu filmi planlandığı gibi Michael Mann çekseydi ortaya nasıl bir film çıkardı diye merak da etmiyor değil. Bringing Out the Dead filmi da “çakma Taxi Driver” diye nitelendirilip hor görülse de benim bağrıma bastığım ve sevdiğim filmlerden. De Niro’dan sonra Nic Cage ile çalışmasını ben de istemezdim. Hatta Nic’le sadece bu filmde çalışmış olması da sevindirici. Zira yeni De Niro’su Nic olsaydı son çektiği (DiCaprio’lu) filmleri bu kadar sevemezdim herhalde. Kundun ise başyapıtlarının gölgesinde kaldı ne yazık ki. İzleyen ve etkilenen çok az kişi var. Ben gene filmi sevenlerdenim. İlk bakışta filmin Scorsese sinemasıyla pek alakasının olmadığı görülür ama film Scorsese’nin dini hayatıyla (enteresan bir tamlama oldu. Ama anlaşılmış herhalde ne demek istediğim) çok alakası var.
The Departed da gangster konulu suç filmlerinin gölgesinde kaldı ne yazık ki. Ülkemizden de yabancılardan da çoğu eleştirmen filmi pek başarılı bulmamıştı. Eksikleri gedikleri var, bu konuda katılıyorum da eleştirmenlerin tamamıyla “başarısız” bulmalarını anlamış değilim. Bir Casino, Goodfellas değil tabi ama başarısız hiç değil. Hatta köstebek konulu filmler içerisinde akla ilk gelecek filmlerden bir tanesi. Ayrıca son yıllarda suç türünde çekilmiş en sağlam filmlerdendir bana göre. Güney Kore’li Chun-Wook Park’ın hikayesini bu denli başarılı bir şekilde Amerikanlıştırmak da takdire şayan. Bunu beceremeyenler var. Oyunculuklar da çok sağlam. Damon uzun bir aradan sonra tekrar kendisinden nefret ettiriyor. DiCaprio psikolojisi bozuk karakterlerde başarılı olduğunu tekrar kanıtlıyor. Nicholson uzun zamandır kendisine böylesi bir rol teklif edilmediğinden olsa gerek iştahla oynuyor. Baldwin sırıtmıyor. Sheen, Winstone, Farmiga da gayet iyi oynuyorlar. Wahlberg de sırıtmıyor ama aday olacak kadar da iyi değil sanki. Kurgu Thelma’dan ötürü sağlam. Görüntü yönetmenliği, müzikler, sanat yönetmenliği de sağlam. Hikayenin anlatılış şekli de tatmin edici. Heyecanı bol, aksiyonu bol, gangsteri bol sağlam bir film. Ayrıca Oscar için çekilmediği de çok belli oluyor. Oscar için çekilen The Aviator, belki Gangs of New York ama bu, değil.
Evet, Scorsese’nin Oscar’ı Taxi Driver’la (aday göstermemiş kazma Akademi), Raging Bull’la veya Goodfellas ile almasını ben de isterdim. Ama bu filmle almasına “keşke almasaydı” gözüyle bakmıyorum. İyi ki de aldı da rahatladı ve kendini tekrar Oscar için çekilmeyen filmlere adadı.
Son olarak… Yeni filmlerini epey merakla bekliyorum. Yeni filmine bir türlü başlamadı gitti. Umarım Silence’ın çekimleri daha da gecikmez. Zira yönetmen her an ölebilir. Yaş yetmiş oldu. Bencilce ama n’aparsın! Şu Irishman’i, Snowman’i, Furious Love’ı, Gambler’ı veya Sinatra’yı çekmeden göçerse çok üzüleceğim. Özellikle Irishman ve Snowman için…