The Tree of Life
Oscar mevsiminde ne kadar heyecanlandığımı ve Oscar’a aday olması muhtemel filmleri izlerken neler hissettiğimi okuyucularım da, yakın çevrem de gayet iyi bilir. O yüzden şimdi okuyacağınız yazı her sene ilk ciddi Oscar yarışçısını izlediğimde yaşadıklarımı bir kez daha yaşattı bana. Geçen sene The Social Network‘dü izlediğim ilk büyük Oscar aday adayı, evvelki sene Inglourious Basterds. Ve bu iki film de yıl sonunda benim en beğendiğim 10 film arasına ismini yazdırmayı başarmıştı. Hatta Inglourious Basterds Oscar Boy Ödülleri’nde benim tarafımdan En İyi Film seçildi. Yani ilklerle ilgili takıntım açık ve net. The Tree of Life da Oscar Boy tarihinin üçüncü ve en yeni ilki.
Kariyerinde uzun aralıklar vermekten hiç çekinmeyen Terrence Malick‘in yeni filmi The Tree of Life tam olarak üç senedir radarımızda. Geçtiğimiz sene gösterimi ertelenmeden önce Oscar alması muhtemel filmler listemde de filmin adından bahsetmiştim. 3 senedir listelerimde bulunan bu film Cannes Film Festivali’nden jürisindeki Robert De Niro ve Jude Law gibi iki Sean Penn sever olması sebebiyle oldukça eleştiri alarak Altın Palmiye’yle döndü. Lakin şimdi filmi izleyip Sean Penn‘in filmdeki sınırlı varlığını da göz önüne alınca Cannes’daki sonucu jüri üyelerinin ayrımcılığına bağlamak yanlış olur. The Tree of Life için tabiki de henüz “Yılın Filmi” demek için erken, ama kesinlikle yılın üst sıralarında yer alan filmlerinden biri olacağı kesin.
Days of Heaven, The Thin Red Line ve Badlands gibi birbirinden önemli filmleri bizlere armağan eden Malick, The Tree of Life‘da hem yönetmen koltuğuna oturmuş hem de kalemini konuşturmuş. Peki Malick‘in çalışması için nasıl bir karne oluşturabiliriz? Malick‘in filmdeki yönetmenliği için kimsenin eline su dökebileceğini düşünmüyorum. Daha önce Children of Men ve The New World‘de de harikalar yaratan 4 kere Oscar’a aday olmuş görüntü yönetmeni Emmanuel Lubezki‘nin kalbur üstü işini de arkasına alarak görsel bir şölen oluşturmuş. Ama sözü kalemine getirirsek…
The Tree of Life bir aileyi anlatıyor. Film 19 yaşındaki oğullarını kaybeden bir ailenin oğullarının ölüm haberini almasıyla başlıyor. Sonrasında ailenin çocuklarından birinin büyümüş hali olarak Sean Penn‘i izliyoruz. Ardından kamera ölümden de öncesine, ilk çocuğun doğduğu güne kadar götürüyor bizi. Lakin burada Malick‘in daha da başa, en başa dönmesi ilginç. Öyle ki dünyanın var oluşuyla başlayan, dinazorların var olduğu zamanlara kadar uzanan uzun bir sekans mevcut. Peki neredeyse ilk bir saat boyunca karakterlerin sadece fısıldayarak, sanki sesleri bize rüzgarla ulaşıyormuş gibi devam eden kısma ne demeli? Tabi burada var olan tüm sahnelerin ana amaca hizmet etmesi ve hikayeyi beslemesi sebebiyle çok sesimi de çıkartamıyorum. Yalnız filmin ilk bir saatini atlatamayan izleyicinin The Tree of Life‘ın sonunu getiremeyeceğini de söylemeden geçemeyeceğim.
Filmin en önemli karakterlerinden birine, ailenin babasına, kariyerinin en iyi performanslarından birine imza atan Brad Pitt can vermiş. Son yıllarda rollerini seçerken oldukça titiz davranan Pitt‘in bu filmdeki performansı bence bu yıl gösterime girecek diğer filmi Moneyball ile elde edebileceği bir adaylığı, hatta ödülü destekleyecek. Bu yılın keşiflerinden Jessica Chastain‘in de oldukça başarılı olduğunu söylemekte yarar var. Filmin rol çalan ismi ise ailenin en asi oğlu Hunter McCracken. Yıl içerisinde bir yerlerden genç oyuncu ödülü alacağına adım gibi eminim. En azından Critics Choice’a aday olur. Ve tabi kadroda yer alan önemli diğer iki isim: Sean Penn ve Fiona Shaw. Ama özellikle afişe adını yazdıran Penn‘in sahnesinin oldukça az olduğunu eklemeliyim. Shaw‘un da yanlış hatırlamıyorsam tek bir diyaloğu var.
The Tree of Life bir kere sırf Cannes’da Altın Palmiye seçildiği için izlenmesi gereken bir film. Başka nedenler de sunacağım tabi izlemeniz için. Büyük ihtimalle yılın en iyilerinden biri olacak. Filmin yönetmeni çağımızın dahi isimlerinden Terrence Malick. Bu arada kolay kolay rastlayamayacağınız, kesinlikle Oscar’a aday olması gerektiğini düşündüğüm bir sinematografisi mevcut. Ama… Ama ne yazık ki filme bağlanmak tamı tamına bir saatinizi alıyor. Ve birkaç teknik dal haricinde Oscarlarda boy gösterebileceğine de ne yazık ki inanmıyorum. Herşeye rağmen izleyin. Denemekten birşey olmaz. Puanım da benim ne kadar beğendiğimi anlatır umarım.
[A]
Filmi anlatırken daha çok oyuncu ve teknik ekibi anlatmışsın ve bence Cannes’dan Altın Palmiye almasının en büyük nedeni oyuncular ve Malick’in kendisi. Tabiki De Niro ve Jude Law ın Jüri üyeleri olmasının etkisi tartışılmaz. İşte tüm bu etkenler bir araya gelince film de en büyük aday oldu palmiye için. Film kesinlikle kötü değil. Ama verilmek istenen mesaj daha iyi hissettirilerek verilebilirdi. Mesela Nuri Bilge’nin filmleri de çok ağır ilerler ama film bittikten sonra ne demek istediğini büyük ölçüde anlarsın. Bence The Tree of Life, Bir Zamanlar Anadolu’dan daha iyi bir film değil, o bütçeye rağmen o görüntü yönetimine rağmen. Yani belki ikisi aynı puanı hakkediyor ama kesinlikle The Tree of life daha iyi değil. Sizden istediğim şu: Bu filmin içeriği hakkında biraz daha bilgi vermeniz. Değerlendirmeniz biraz yüzeysel olmuş film içeriği açısından.. Teşekkürler :)