The Artist
Her yıl olduğu gibi bu yıl da Oscar için en iddialı En İyi Film aday adaylarını izlemek için can atıyorum. Henüz The Tree of Life ve Midnight in Paris dışında olası bir aday izleme şansı bulamadık ne yazık ki. Umuyorum önümüzdeki ay gösterime girecek The Ides of March ile beraber The Descendants, War Horse, J. Edgar, Tinker Tailor Soldier Spy gibi pek çok projeyi izleme şansı elde ederiz. Bu sene nedense erken bir panik yaşamaktayım. Halbuki Filmekimi de olmasa pek birşey görememiş olacaktık. Neyse. Önümüzde daha çok yol var. Şubat’a kadar film peşinde koşturmaya devam. Şimdi konumuz ise o heyecan yaratan filmlerden bir diğeri, The Artist. Hemen ekleyeyim, The Artist şu an 84. Akademi Ödülleri için en iddialı En İyi Film aday adayı.
Her sene bir yerlerden yepyeni isimler çıkıp bizi büyülüyor malumunuz. Bu senenin o bambaşka adamı da Michel Hazanavicius. Kendisi aslında 90lar’ın başından beri bu işin içerisinde olmasına rağmen The Artist tanınmasını sağlayan filmi oldu. Hazanavicius filmin hem senaryosunu yazmış, hem de yönetmenliğini üstlenmiş. Bilmeyenler için The Artist‘in esprisine gelirsek… Bu harikulade yapım siyah beyaz bir sessiz film.
Akademi Ödülleri’nin ilk kez dağıtıldığı yıl En İyi Film seçilen Wings‘den bu yana bir sessiz film hiç bu şerefe erişemedi. Zaten 1920ler’in sonunda beyazperdede sesin kullanımıyla beraber koca bir dönem sona erdi. The Artist‘de kariyerinin zirvesinde olan bir aktörün sesin ortaya çıkışıyla yavaş yavaş yıkılan hayatını anlatıyor. George Valentin bir şekilde ünlü olmasına sebep olduğu Peppy Miller adındaki oyuncu adayıyla da zıt bir kadere doğru sürükleniyor. Bir yıldız sönerken, bir diğeri parlıyor. George ile Peppy’nin hikayesi film içerisinde pek çok kesişerek hikayeyi de ayrıca tatlı bir hale getiriyor.
Diyalog anlamında çok fazla şey beklenmemesi gerektiğini düşündüğüm The Artist‘in övgüyü hak eden pek çok şeyi var kuşkusuz. Oyuncularına daha sonra değineceğim zaten ama Hazanavicius‘un bir sessiz film yıldızının yok oluşunu sessiz bir filmle anlatması bile bence mükemmel bir fikir. Filmin farkındalık kısmı olan rüya sahnesi bana göre çok güzel düşünülmüş harika bir sahne. Tüm bunların haricinde Ludovic Bource‘un akıl almaz güzellikteki müzikleri de var. Tam anlamıyla bir başyapıt. Daha pek çok filmi görmedik ama şu an için “yılın filmi”.
Kadroya gelirsek… Jean Dujardin‘in Cannes’da ödül alan performansı benim de fazlasıyla hoşuma gitti. Ama The Artist‘deki asıl favorim büyüleyici bir havası olan Berenice Bejo. Bu filmi izleyen herhangi bir insanın Bejo‘yu kolay kolay unutabileceğini düşünmüyorum. İlerleyen yıllarda kendisinden bir Marion Cotillard doğarsa sakın şaşırmayın. Ayrıca John Goodman ve James Cromwell gibi ünlü aktörler de mevcut The Artist‘de. Mad Men dizisinden hatırlayacağınız Joel Murray ile televizyon yüzleri olarak bildiğimiz Penelope Ann Miller ve Missi Pyle göze çarpan diğer isimler.
The Artist için uzun zamandır beklemedeydim. Özellikle çevremde filmin fragmanıyla bunalıma girip, bu film asla Oscar almamalı diyen çok insan vardı. Ama ben filmi izledikten sonra rahatlıkla söyleyebilirim ki bu film Oscar’ı almalı, üstelik benim Oscar’ımı da almalı. O da yetmeyecekse eğer tüm eleştirmen ödüllerini toplamalı.
İhtiyacımız olan modern sinemanın geldiği fazla geveze senaryolardan uzak bir sessiz film miydi bilmiyorum. Yalnız şu bir gerçek ki The Artist fevkalede bir yapım. Bildiğim kadarıyla yeni yıl içerisinde film gösterime girecek. Kesinlikle kaçırmamanız gerek. Sonra Oscar gecesi pişman olursunuz, benden söylemesi. Bu da 2011′in ilk A+’sı olsun…
[A+]
Oscar Karnesi
*En İyi Film
*En İyi Yönetmen
*En İyi Erkek Oyuncu (Jean Dujardin)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu (Berenice Bejo)
En İyi Özgün Senaryo
En İyi Kurgu
En İyi Görüntü Yönetimi
En İyi Sanat Yönetimi
*En İyi Kostüm Tasarımı
*En İyi Özgün Müzik
Fragmandan dolayı oluşan ön yargım bir nebze olsun kırıldı.Ancak yine de 2011 yılında sessiz bir filmin kazanması kulağa hoş gelmiyor..
The Artist için yılın filmi demişsiniz ve şu an için Oscar’ın en büyük favorisi olarak görüyorsunuz anladığım kadarıyla. Peki The Tree of Life’ın sahip olduğu ihtişama sahip diyebilir misiniz? Artist’i izlemediğim için soruyorum.
Hmm… Güzel bir soru. Ama ikisini karşılaştırmak inanılmaz derecede zor geliyor bana. The Tree of Life da tıpkı The Artist gibi 2011′in şu ana kadar izlediğim en iyi filmlerinden beri. Aynı ihtişama sahip diyebilir miyim emin değilim. The Tree of Life’ın alışılmışın dışındaki hikaye anlatımı ve olağanüstü görüntü yönetmenliği filmi çok zenginleştiriyor. The Artist ise daha çok yılın kendini iyi hisset filmi gibi. Hem trajik bir hikaye hem de insana mutluluk aşılıyor. Eğer sessiz sinemaya çakılan bu selam için ihtişamlı diyebiliyorsak o zaman evet, ihtişamlı.
Tek kelimeyle. Başyapıt !
Filmi sonunda izleyebildim ve insan izlerken bunca övgünün boşuna olmadığını görünce filmi daha da keyifle izliyor…Les petits mouchoirs filminde kendisini kısa bir rolde izlediğim ve o günden beri bir kaç filmine daha denk geldiğim Jean Dujardin filmde olağanüstüydü…İlk gösterilen filmden sonraki alkışları kabul ettiği sahne, Miller ile ilk karşılaşmaları,rüya sahnesi, sonu.. kısaca tüm film çok hoştu…Filmin müzikleri de harikaydı özellikle tema müziğine bayıldım..Bana yer yer Up filminin müziğini hatırlatmasından mı bilmiyorum fazlaca sevdim—Çünkü Up ın tema müziğini de çok severim—
Kısaca film çok iyiydi…Hugo filmini çok beğenen biri olarak kararsız kalmama sebep oldu…
Ankara’da Gezici Festival’in en iyi filmiydi. Filmekimi kadar olmasa da bizimde Gezici Festival’imiz var….Film (The Descantes izlemedim) şuan adaylar arasında en iyisi. En fazla ödülü bu film alacak gibi. Müzikler, Erkek Oyuncu, En İyi Film, The Help kadın oyunculara vermezlerse Berenice Bejo da ödül alabilir. Filmin bence en büyük farkındalığı yan rolleri saymazsak yönetmen, erkek, kadın oyuncu ve müziklerini yapan müzisyenin adlarını ilk defa duymamız…
şahane bir film olmuş. oyuncular,senaryo ve yönetmen muhteşemdi(ve tabi ki müzikler)
aslında hugo yu daha çok beğendim ama en iyi film ödülünü almasını isterim the artist in
2012′de sessiz film izlemenin dayanılmaz cazibesi: Artist
Şahane kötü bir film olmuş. İngilizce’de “overrated” sözcüğü vardır. Abartılmış şeyler için kullanılır. Bizde daha çok ekşi sözlük yazarlarının baştan sona Türkçe olan yorumlarında daha çok kendisine yer bulur bu sözcük. E entel takımı sonuçta oradakiler. Yani abartılmış diyeceğine “overrated” diyor. Her neyse… Bu film de o abartılmış, ekşicilerin sevdikleri şekliyle “overrated”lardan bir tanesi. Bir beş yıl sonra (ki geçen senenin en şişirilmiş filmlerin balonları yavaş yavaş sönmeye başladı. Bir kaç yıl içinde King’s Speech’in de balonu sönecektir) bu film için çoğu kişi “kof”, “kopya” sözcüğünü kullanmaya başlayacak büyük ihtimalle. Zira her sene gazetelerde, internet sitelerinde, her türlü mecrada bazı filmler şişirildikçe şişirilirler ve normalde filmi beğenmeyecek olanlar filmi muazzam bulmaya başlarlar. Bu sene de bizlere “muhteşem bir film” olarak pazarlanan Artist aslında yılın en vasatlarından bir tanesi olarak göze çarpıyor. Nasıl ki bir kaç yıl önce muhteşem bir pazarlamayla ve üç boyutlu film izleme cazibesiyle Avatar herkesçe başyapıt olarak kabul gördüyse bu sene de Artist öyle kabul görüyor. Sessiz film olduğundan ve de siyah beyaz oluşundan hak etmediği kadar övgü topluyor. Tıpkı Avatar’ın tek iyi yanı olan üç boyutla hak etmediği kadar övgü toplaması gibi. Ama alıştım artık buna. Gelecek sene başka filmler öyle pazarlanacak, sonra balonları sönecek. Böylelikle Hollywood normalde izlettiremeyeceği filmleri “meraktan” çokça izlettirmiş oluyor.
Geleyim filme… Bir kere karşımızda olan film sinemayı övmüyor, ona saygı duruşunda bulunmuyor. Aslında ilk on beş-yirmi dakikadan sonra sinemayı övmemeye başlıyor, dersem daha doğru söylemiş olurum. Michel Hazanavicius filmde sinemaya değil, bizzat Hollywood’a ve oradaki stüdyo sistemine saygı duruşunda bulunuyor. Artık Hollywood’a zıplamak istediği için mi, yoksa Oscar almak istediği için mi bu kadar yüceltiyor Hollywood’u bilemeyeceğim. Belki ikisini de hedeflemiştir. Hem üç boyutun neredeyse hükümranlığını ilan edeceği bir dönemde sessiz film ilgi çekici olabilir. Nitekim öyle de oluyor ve epey ilgi çekiyor. Böylelikle Michel hedeflediklerini gerçekleştirmiş oluyor. Hem Hollywood’a zıplıyor (transfer oluyor, yeni projesi Fred Zinneman’in The Search’ünün yeniden çevrimi olacak), hem bolca ödül topluyor, hem ünleniyor, hem de sağlam para kazanıyor/kazandırıyor. Bunları kopya bir filmle yapmasaydı “sonuna kadar hak etti bunları” derdim ama ortaya koyduğu film kopyala-yapıştır’dan ibaret. Sunset Blvd’nin ana hikayesi (sesli filmlerin gelişiyle yıldızlığını yitiren bir kadın-filmde erkek olarak tezahür ediyor), sessiz filmlerin siyah beyaz görüntüleri, durmak bilmeyen müzikleri, araya giren diyaloglar, o dönemlerin klişeleşmemiş ama şimdilerin en iğrenç aşk türü/Sing’in in the Rain’den apartılmış aşk hikayesi (yıldızlığını yitiren bir adam ile yıldız olan bir kadın arasındaki aşk), set tasarımları vs vs vs. Hepsini harmanlamış ve ortaya Artist’i çıkarmış. İçinde hiçbir orijinallik yok. Özgünlük yok. Hikayesinden sanat yönetimine ve her şeyine kadar “eskiyi hatırlatan” bir film. Hollywood’a taptığından ve onu yere göğe koyamadığından, ayrıca siyah beyaz/sessiz oluşundan bu kopyalama-aşırma hiç dikkat çekmedi. Herkesçe kabul gördü. O zaman artık yeni yönetmenler böyle yapsınlar: Orijinallikten yoksun olsunlar. Kendi fikirleri olmasın. Bazı filmleri biraraya getirip ortaya “yeni” filmler çıkarsınlar. Ya da en basitiyle gidip stüdyoları öven filmlere imza atsınlar… Böyle yapınca Oscar alınabiliyor da. Filmin sonunda George’un tekrar ünlenmesi “şaka gibi”. Ses sinemaya geldiğinde sesini kullanamayan onca oyuncu işsiz kaldı. Bunlara en dikkat çekici örnek Charlie Chaplin. Sessiz film çekmek için mecburen sesli film çekti ama çok fazla sessiz film çekemeden (biraz da siyasal koşullar-McCharty’nin “Cadı Avı”- yüzünden) ülkesine geri döndü ve “Onur Oscarı”nı alana dek Amerika’ya ayak basamadı, sinema hayatı sona erdi. Dolayısıyla George’un tekrar iş sahibi olması saçma sapan. Ayrıca stüdyo patronu da çok sevimli çizilmiş. Neden acaba! İzlemeyen varsa Coen Kardeşler’in Barton Fink’ini öneririm. Orada hem Hollywood, hem stüdyo sistemi, hem de stüdyo patronları çok iyi bir şekilde eleştirilirler. Michel eleştirememiş, tam tersine övmüş. Bakalım gün olur da Luc Besson, Paul Verhoeven gibi Hollywood’tan kovulduğunda/gönderildiğinde Hollywood’u övmeye devam edecek mi?
Sözün özü… Artist sessiz ve siyah beyaz film olmasından ötürü inkar edemeyeceğim bir şekilde zevk vermekte. Ama içindeki sahtelik, taklitçilik ve klişelik yüzünden bir o kadar da kendisinden nefret ettirmekte (ve nefret, aldığım zevkten katbekat daha fazla). Oyunculukları dışında etkileyen bir şeyi yok.
şiddetle katılıyorum