The Ides of March

Özellikle son bir haftadır Oscar moduna fazlasıyla girmiş bulunmaktayım. İyi filmler teker teker vizyona girmeye başladı. İnternette de pek çok yarışçı bulmak mümkün. Önümüzdeki hafta mesela bir anda en iddialılar arasına giren Scorsese‘nin Hugo‘sunu izleyeceğiz, ki The Artist ile altın çağa çaktıkları selam için Hugo en az The Artist kadar iyi eleştiriler almakta. Hatta eleştirilerin durumuna bakarsak Hugo yarışı daha önde götürüyor bile denebilir. Yarışı bir kenara bırakıp Ryan Gosling‘e geçmek istiyorum asıl. Gosling‘in geçen sene gösterime giren filmlerinden All Good Things‘deki performansını hiç beğenmediğimi söylemiştim. Blue Valentine‘ı ise çok çok iyi bulmama rağmen Gosling‘i pek beğenememiştim. Sanki Lars and the Real Girl‘den beri çok iyi bir oyunculuğunu görememişiz gibi geliyor bana. Hatta geçtiğimiz yıl acaba kendini tekrar mı ediyor bile düşündüm. Henüz Drive‘ı izleme imkanı bulamadık ama The Ides of March‘ı izleyen biri olarak gururla Gosling‘in geri döndüğünü söyleyebilirim.

The Ides of March bizzat George Clooney tarafından yönetilmiş bir politik drama. Good Night, and Good Luck‘da politikaya olan merakını açıkça belli eden Clooney burada bu anlamda geri bir adım atmış olsa da aynı sularda yüzüyor. Filmin drama boyutu çok ön planda olmasa da artık siyasetle ilgili olarak pek çok örnek izlememizden dolayı The Ides of March‘ı biraz zayıf bulmanız mümkün. Ama senaryodaki dozajlar o kadar iyi ki filmi beğenmeden edemiyorsunuz. Çok bayağılaşabilecek konular oldukça yüzeysel geçilip sadece filme katkıda bulunabilecek şekilde kullanılmış, ki bugün artık böylesini bulmak pek mümkün değil.

The Ides of March, Ohio’da gerçekleşen bir seçimin iki cephesine yoğunlaşıyor. Aslında bu cephelerden Clooney‘nin canlandırdığı Mike Morris cephesi desek daha doğru olur. Politikanın kirli oyunları gibi kalıplaşmış cümleler kullanarak The Ides of March‘ı türünün diğer örneklerine benzetmek istemiyorum. The Ides of March hem senaryo hem de yönetmenlik olarak All the President’s Men‘in ruhunu yaşatan, sanki bugünün yıldızlarıyla 70ler’de çekilmiş iyi bir film gibi. Galiba en doğru tanım bu.

George Clooney, Grant Heslov ve Beau Willimon tarafından Willimon‘ın bir oyunundan uyarlanan The Ides of March yine türünün örnekleri gibi çok büyük cümleler kuran filmlerden değil. Sadakat ve güven üzerine kurulu bir hikaye. Senaryonun tüm kilit noktalarında “sadakat ve güven” ikilisi var. Hikayenin başarılı olduğu kesin fakat ben biraz yalınlığa takılmış durumdayım. 100 dakikalık süresi boyunca The Ides of March‘ın anlattıklarına geriye dönüp baktığımda bir şeylerin eksik olduğunu düşünmeden edemedim. Buna rağmen öyle bir oyuncu ekibi var ki karşımızda, gözünüz pek de senaryodaki basite indirgenmişliği görmüyor. Burada da Clooney‘nin yönetmenliğinin haricinde rol arkadaşlarına da işlerinin en iyisini çıkarması konusunda ne kadar destek çıktığını bir kez daha görüyorsunuz.

Ryan Gosling filmde tek kişilik bir oyun koyuyor sahneye adeta. Filmin bitişinde çarpıcı olmaya çalışmış sahnesi değil de daha çok Evan Rachel Wood‘un canlandırdığı karakterin üzerinde yarattığı hayal kırıklığını ortaya koyarken Gosling‘e hayran olmadan edemedim. Half Nelson ve Lars and the Real Girl‘den uzunca bir süre sonra onu yine devler liginde görmek güzel. George Clooney sandığınız kadar çok sahneye sahip değil. Bana göre afişe konması bile yanlış. Biraz seyirciye oynanmış burada bana kalırsa. Çünkü dediğim gibi The Ides of March kesinlikle Gosling‘in tek kişilik şovu.

Philip Seymour Hoffman için birkaç Oscar tahmini okudum ki filmi gördükten sonra böyle bir adaylığa sıcak baktığımı söyleyemem. Hoffman‘ın çok çok iyi bildiği bir saha bu ve daha önce de bundan daha iyilerini gördük ondan. Paul Giamatti ise en zayıf halkalardan biri ekipte. Evan Rachel Wood için yine beni yorumsuz bırakan aktrislerden. Bana göre Mildred Pierce haricinde kariyerinde dikkate alınabilecek tek bir iş yok. Sırf Thirteen için bu kadar abartılmasına anlam veremiyorum. Marisa Tomei ise hayran olduğum aktrislerden biri. Hangi filmde oynarsa oynasın, onu zevkle izleyeceğim kesin. Çok ısınamadığım aktör Jeffrey Wright, her seferinde daha da çok Meryl Streep‘e benzeyen Jennifer Ehle ve The Social Network‘den hatırlayacağınız Max Minghella göze çarpan diğer isimler.

The Ides of March kesinlikle başarılı bir film. Yılın en iyi castlarından birisi. Umarım SAG’den Toplu Performans adaylığı alırlar. Hazır yeni vizyona girmişken gidip izlemenizde yarar var. Notumu da başında daha düşük düşünmüştüm ama haksızlık etmenin anlamı yok.

[A-]

, , , , , , , , , , ,

3 Yorum “The Ides of March”

  1. Müjdat Çetin
    Kasım 27, 2011 8:31 pm #

    drive’da da çok iyi bir performans sergiliyor ryan gosling.hatta yönetmenin ve oyunculukların performanslarıyla drive güzel bir film olmuş

  2. sedart
    Kasım 28, 2011 12:48 pm #

    Bence Ides of March güzel başlayıp sona doğru burun üstü çakılıyor. Görsel tercihlerini, özellikle bayrak motifinin kullanıldığı sahneleri çok tuttum ben, Ryan Gosling’de, özellikle senin de yazında bahsettiğin hayal kırıklığını yansıtmak da çok başarılı, ama film yeni bir şey söylemeyi maalesef başaramıyor.
    Final, bence cesur bir hamle olmuş, o ayrı…

  3. yavuz ekin
    Ocak 1, 2012 10:51 am #

    Fazla kafa karıştırmadan yalın, iyi bir yönetimle hikaye anlatılmış. Ne abartılı ne de vasat. Yılın en iyi filmi değil tabi ki ama sırf Ryan Gosling in kariyerine + katabilecek bir film. Filmin ilk 60 dk sı biraz sıkıcı gelebilir ama ben filme B+ veriyorum.

Yorum yapın

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Değiştir )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Değiştir )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s