Tinker Tailor Soldier Spy

Bu yıl büyük umutlarla izlediğim, ama sonunda kendimi hayal kırıklığı içerisinde bulduğum filmler The Help, Hugo ve The Adventures of Tintin oldu. Üstelik sırf “Belki ben filmi dikkatli izlememişimdir.” diyerek The Help‘i oturup en baştan ikinci defa izledim. Ama bir şey değişmedi. Aynısını Hugo‘ya da uygulamayı düşünüyorum. Yalnız pek de umutlu olduğum söylenemez. Bu sene çok iyi filmlerin varlığına alıştığımız için tabi bu hayal kırıklıkları hele ki sezonun tam ortasında iken biraz sinir bozmuyor değil. İnsan eleştirmen gruplarının seçimlerini sorgulamaya başlıyor. Mesela Hugo‘ya olan ilgi eleştirmen gruplarını değil direkt kendimi sorgulamama sebep oldu. Acaba ben gerçekten hakiki bir sinemasever değil miyim de bu filmden etkilenmedim diye düşündüm. Lakin cevabı hala bulabilmiş değilim. Hugo‘yu izlerken hissettiğim “çocuk filmi” havasını hala atamıyorum. İşte bu hayal kırıklıklarına bir yenisi daha eklendi. Bu sefer adı Tinker Tailor Soldier Spy.
80′li yılların başında Türkiye’de Köstebek adıyla televizyonda gösterilen mini dizinin beyazperde versiyonu olan Tinker Tailor Soldier Spy, Soğuk Savaş döneminde emekli bir casusun istihbarattaki Sovyetler Birliği için çalışan iki ajanı bulmak üzere gizlice kiralanmasını konu alıyor. Bu cümleden kaliteli bir casusluk filmi izleyeceğini düşünenlere yanılmadıklarını söyleyebilirim. Ama buna ek olarak Tinker Tailor Soldier Spy‘ın “iyi” olmak uğruna bunaltıcı bir atmosferle seyirciyi iki saatlik bir eziyete mahrum bıraktığını da inkar etmeyeceğim.
Let the Right One In ile dünyamıza giren ve yeni işini merakla beklediğimiz yönetmen Tomas Alfredson‘ın ellerinden çıkma film. Belki bu kadar heyecanla beklememizin sebebi de kendisinin bu projedeki varlığıydı. Ama ne yazık ki Alfredson bile bu karmaşadan sağ çıkamamış gibi geliyor bana. Kamerasının gücüne diyecek sözüm yok. Let the Right One In‘ın nasıl hayran hayran izlediğimi hala unutabilmiş değilim. Sadece Tinker Tailor Soldier Spy‘ın tüm karamsar havasının bu kadar kafa karıştırmak adına yazılmış bir senaryoyla birleştirilmesindeki amacı anlamaya muvaffak olamadım.
Tinker Tailor Soldier Spy‘ı beyazperde serüveni için uyarlayan isimlerden biri How to Lose Friends & Alienate People, The Men Who Stare at Goats ve bu sene izlediğimiz The Debt‘in senaristi Peter Straughan. Daha önce Straughan ile çalışmış olan Bridget O’Connor da senaryonun altına imzasını atan diğer isim. Tabi ben orijinal versiyonu bilemediğim için bana hikaye de pek tatmin edici gelmedi. Eminim özellikle filmin İstanbul’da geçen kısımları seyirciyi sinema salonlarına çekecektir, yalnız o sahnelerin bile çekiciliği sıfır. Sadece Tom Hardy‘nin “Telefonu kullanabilir miyim?” repliğini duyuyorsunuz o kadar.
Gelelim performanslara… Şimdi Oldman fanlarına sesleniyorum. Eğer Gary Oldman bu filmdeki performansıyla Oscar’a aday olursa çok yazık olur. Sezon boyunca görmezden gelinmemesine şaşırmamalı. Zaten filmde Gary Oldman‘a gelene kadar sayısız iyi performans var. Ve emin olun The Dark Knight‘daki Oldman bile buradakinden daha başarılıdır. Mesela ben Tom Hardy ve John Hurt‘ü fazlasıyla beğendim. Benedict Cumberbatch‘in de destekçileri yok değil. Ki hakikaten de Cumberbatch kadronun en güçlü performanslarından birini sunmuş. Ve tabi Ciaran Hinds, Mark Strong, Colin Firth, Toby Jones gibi sayısız tanıdık yüz de var. Hatta Orson Welles’ı canlandırdığı Me and Orson Welles‘la ünlenen Christian McKay‘i de kadroda görmeniz mümkün.
Tinker Tailor Soldier Spy‘ın başarılı olan yanlarından bahsedilmesi gerekiyorsa zannediyorum sanat yönetimi ve müzikleri her şeyden önce saymak gerek. Evet, iyi bir film. Eminim birileri filme yere göğe sığdıramayacaktır. Ama benim için pek bir şey ifade etmedi. Umarım hayal kırıklığımı ifade ederken abartıya kaçmamışımdır.
[B-]
keşke bu filmin afişini oylamaya koysaydın
Açıkçası ben bile pişman oldum Tinker Tailor Soldier Spy’ı o listeye koymadığıma.
Filmin durgunluğu fazla olmasaydı A – derdim ama B+ daha uygun olacak galiba.
Başlarda biraz sıktı,film böyle devam edecek sandım ama sonradan hikayeye ilgim arttı.
Özellikle Tom Hardy filme girdikten sonra senaryo daha akıcı bir şekilde ilerlemeye başladı,acaba casus kim,içeriye nasıl,ne kadar sızmışlar diye düşünmeye başladım.
Çok da hayal kırıklığı yaşadım diyemem film için,benim ilgimi çekti,özellike atmosfer iyi yansıtılmış,ama eksik olan noktaları var,durgun ilerleyen hikayesi gibi,herkes sevmeyebilir,ama yılın izlenmesi gereken yapımlarından.
Filmin eleştiri notları gelmeye başladı,bayağı yüksek puanlar alıyor.
Özellikle dikkatimi çekti Gary Oldman’ın performansı bayağı beğenilmiş.
Okuduğum yorumlardan birinde Gary Oldman’ın Smiley karakterine getirdiği dingin yorumluğun hayranlık verici olduğu yazıyordu.
Hiç bu açıdan düşünmemiştim
Oyunculuklar gerçekten de çok iyi. Hüzünlü bir “kafatası avcısı” rolüyle Mark Strong, kafatası avcılarının başkanı/Smiley’nin yardımcısı rolüyle Benedict Cumberbatch ve Smiley rolüyle Gary Oldman en beğendiğim performansları ortaya koymuşlar. Özellikle Cumberbatch epey şaşırttı beni. Bu derece sağlam bir performans beklemiyordum. Sherlock rolüyle altı bölümdür ustalığını konuşturduktan sonra bu filmde izlemek gayet zevkliydi. Colin Firth, Toby Jones, Stephen Graham vd fena değillerdi. Ama Oscarlık performansından sonra Colin’i hem daha fazla görmeyi bekliyordum (yardımcı rolde olduğunu bilsem de), hem de daha etkili bir performans bekliyordum. John Hurt’ü de unutmamak gerek. Usta oyuncu döktürüyor. Umur’un aksine bana göre en başarılı performans Oldman ustadan geliyor. Akademi ve ödül/adaylık meselesine de değineyim. Akademi’nin Oldman’i aday yapmasına ben şahsen sevindim. Sadece bu performansından ötürü mü yoksa aday göstermediği eski performanslarını da hesaba katarak mı aday gösterdi, bilemeyiz. Hiç yapmadığı şey değil Akademi’nin. Mesela Scorsese’ye ödülü The Departed’tan ötürü vermedi. “Şimdiye kadar sadece aday gösterdik, hakkını yedik, bu kez verelim” diye düşündükleri için vermişlerdi. Oldman’i de bu düşünceden ötürü aday göstermiş olabilirler. Ya da onlar da performansına hayran kalmışlardır. Neyse… Oldman bence adaylığı hak eden bir performansa imza atmış. Ama kariyerinin en iyi performansı mı? Dracula, Leon, Sid and Nancy filmlerindeki performansları dururken buna en iyi performans diyemeyiz bence. Ama The Dark Knight’taki Jim Gordon performansından daha etkileyici olduğunu söyleyebilirim. Tabi herkesin filmlere olduğu gibi performanslara bakışlarında da farklılık olabilir.
Filme dönersem… Ben başarılı ve etkileyici buluyorum filmi. Lakin aşırı abartıldığını da söylemem mümkün. Beyazperde sitesindeki eleştiride Kaan Karsan filmin izleyici dostu olmadığını belirtmiş. Buna sonuna kadar katılabilirim. Tomas Alfredson seyirciyi önemsemeyen bir üslup benimsemiş. Kaan Karsan’ın da belirttiği ve film izlendiğinde görüleceği gibi gayet soğuk bir anlatımı var filmin. Karakterleri önemsetmiyor. Ki Hollywood filmi olsa, örneğin The Departed, karakterleri önemsetir, hikayeyi bu önemseyiş çerçevesinde kurar. Ama Alfredson ne karakterleri önemsememize izin veriyor (en önemsediğimiz karakterin kafasına sıkıldığında hiçbir şey hissetmiyoruz örneğin, ya da bir diğerine işkence yapılırken), ne de filmle bağ kurmamıza. Dolayısıyla çoğu seyirciyi tatmin etmeyecek bir film. Aynı tarzı bu sene George Clooney de kullandığını söyleyebilirim The Ides of March’ta. İki film de seyirciden dikkat ve bilgi istiyorlar. Bu film ajanlık hakkında küçük bilgiler edinmemizi isterken, Clooney’nin filmi Amerikan politikası ve seçimleri hakkında bilgili olmamızı istiyor. Belirttiğim gibi film dikkatlice takip edilmezse hiç zevk vermeyecektir. Öte yandan dikkatlice takip edilse dahi çoğu seyirciye zevk vermeyecek bu soğuk anlatımından ve Hollywood’un formül sisteminden uzak olmasından ötürü. Kaan Karsan’ın yazdığı gibi bu film diğer ajan gerilimleri gibi değil. Mesela gene bu hafta vizyona giren, bol aksiyonlu Hollywood filmi Safe House ile karşılaştırılabilir ve aradaki farklar çıkarılabilir. Bu farklardan sonra söyleyebilirim ki unutulacak olan Safe House’tır. Hatırlanacak olansa Tinker, Tailor, Soldier, Spy. Çünkü Alfredson ele aldığı türün klişelerini kullanmak yerine bu türe yeni açılımlar getirmeye çalışmış.
Mekanların kullanımı da takdire şayan. Örneğin ben İstanbul’un kullanılışını epey beğendim. 2011′deki İstanbul olmadığı o kadar açık ki. Ayrıca fesli ve çarşaflı insanların geçit yapmaması da güzeldi. Zira alıştık artık memleketin bir Osmanlı gibi teşhir edilmesine… Müzikler, görüntü yönetmenliği ama en önemlisi filmde kullanılan renk paleti epey etkileyici.
Son olarak ilginç bir sene olmuş. Artist sözüm ona sessiz sinemayı kutsarken (aslında kutsamayıp Hollywood’u kutsarken) Hugo da sessiz sinema zamanında değeri bilinmemiş yönetmenleri baş tacı ediyor. The Ides of March 70-80′lerin politik filmlerine öykünürken Tinker, Tailor, Soldier, Spy aynı dönemlerin, yani 70′lerin ajanlı gerilimlerine öykünüyor ama aksiyonlu olanlarına değil. Drive da bu zamanların (yani 70′lerin) elektro-pop ışığındaki müziklerine ve sessiz kahramanlarına öykünüyor (Tinker, Tailor, Soldier, Spy’daki Smiley bana Drive’ı hatırlattı. İkisi de pek konuşkan değiller). My Week with Marilyn, J. Edgar, The Iron Lady de dönemlerin en popüler ve güçlü isimlerini güçleri ve zaaflarıyla perdeye taşıyorlar. The Help ise biraz daha gerinin, yani 50′lerin ırkçılığına değiniyor. Midnight in Paris ise daha da geriye giden, 20′lere ışınlanan bir film. Spielberg ise bu kez pek yapmadığı bir şeyi yapıyor ve 1.Dünya Savaşı’na ışınlanıveriyor War Horse ile. Malick de The Tree of Life ile önce 50′lere, ardından dünyanın yaratılışına/ilk çağlarına, ardından da kıyamet gününe gidiyor. Demem o ki bu filmlere şöyle bir baktığımızda hep geçmişin işlendiğini, geçmişin tarzlarının, politikasının, sinemasının, müziklerinin yönetmenler üzerinde etkili olduğunu görüyoruz. Daha önce de yapılmıştır da ben ilk kez bu kadar filmin geçmişe dönüş yaptığını gördüm. Bu zamanları anlatmak artık çekici değil herhalde.