War Horse

Yazıma Steven Spielberg hakkındaki gerçek düşüncelerimi açıklayarak başlamak istiyorum. Spielberg fanlarından tepki alacağıma emin olduğum için de mümkün olduğunca dilime törpülemeye çalışacağım. Hemen başlayalım… Ben hiç bir zaman kendisinin o koyu hayranlarından biri olmadım, olamadım. Schindler’s List haricinde hakikaten beğendiğimi söyleyebileceğim bir filmi olmadı. Kötü demiyorum, ama bana hitap etmedi işte. Hele yıllar sonra tamamen şişirme olduğunu fark ettiğim Saving Private Ryan‘dan sonra bir kez daha farkına vardım ki Spielberg bir nevi bizim Türk dizilerin senaristleri gibi. Mümkün olduğunca seyirciyi ağlatıp, Hallmark cıvıklığında duygusal anlar yaratmaya bayılıyor. Evet, bazılarının da dediği gibi “O Hollywood’un sahibi.”. Yaşayan en ünlü ve kimilerine göre en başarılı yönetmenlerden. Woody Allen ve Martin Scorsese ile beraber hala çalışmakta olan yönetmenler arasında en fazla Oscar adaylığına sahip olan yönetmen ünvanını taşıyor. Ama ben seviyor muyum? Hayır. Peki bu Spielberg‘in bulunduğu mevkiden ne alıp götürür? Hiçbir şey. İyisi mi Oscar umutları her geçen gün sönen ve yavaş yavaş yılın unutulmaya mahkum projeleri arasında yerini alan son Steven Spielberg filmi War Horse‘a geçelim.
War Horse ünlü yönetmenin filmografisinde yerini alan o trajik savaş hikayelerinden bir diğeri. Hikaye Michael Mopurgo‘nun romanından sinemaya uyarlanmış. Hatta Tony’de de boy göstermiş bir Broadway versiyonu mevcut. Peki War Horse ne anlatıyor? Adından da anlaşılacağı üzere bir savaş atının, Joey’nin Birinci Dünya Savaşı sırasında başından geçenlere odaklanıyor film. Tabi başrolde bir at olduğunu söyleyemeyiz. Joey ile apayrı bir bağ kuran Albert, daha sonra onunla savaşa giden Nicholls ve ilginç aksanıyla bulunduğu her sahnede insanı delirten Emilie bu yolculukta Joey’nin hayatından gelip geçen insanlar.
Senaryoyu iki kişi kaleme almış. Birincisi Notting Hill, Love Actually, Bridget Jones gibi işlerden tanıdığımız Richard Curtis. İkincisi ise Billy Elliot ile tanıdığımız Lee Hall. War Horse‘un senaryosu bu sene izlediğim filmler arasında kaba tabirle en ucuz hikaye sahip senaryo. Yukarıda da belirttiğim o Hallmark filmleri atmosferi bir türlü yakanızı bırakmıyor. Filmdeki “Şimdi seyirciyi ağlatacağım işte.” samimiyetsizliği kendini hissettirdikçe de War Horse‘un yılın en iyilerinden biri olma ihtimaline olan inancınızı yitiriyorsunuz. Neyse ki Saving Private Ryan gibi Amerika’nın minicik mücadeleler verdiği bir başka cephe anlatılmıyor.
Başrolde, ilk beyazperde deneyimini yaşayan Jeremy Irvine var. Filmde sevdiğim nadir şeylerden biri kendisi. Tyrannosaur‘da hayran kaldığım Peter Mullan ve bu yıl genelde sosyal görevli olarak izlemeye alıştığımız Emily Watson, Irvine‘ın annesi ve babası rolünde. Niels Arestrup‘un eğer duyduysanız, sezon başlamadan önce Oscar’a aday olabileceği konuşuluyordu. Tabi bu olasılık çoktan yok olmuş durumda ama aday olacak kadar olmasa da Arestrup‘ın başarılı bir performans sergilediğini söylemekte yarar var. Harry Potter serisinden hatırlayacağınız David Thewlis bu tür trajik hikayelerde her daim var olan o kötü karakteri canlandırıyor. Umuyorum bir gün bu tarz senaryolardan bıktığımızı fark eder Hollywood. Bu yılın yükselen yıldızlarından Tom Hiddleston ve Benedict Cumberbatch, The Reader‘dan beri bir türlü kavuşamadığımız David Kross, kısacık da olsa filme renk katan Eddie Marsan ve keşke filmde olmasaydı dediğimiz Celine Buckens aklımda kalan diğer isimler.
War Horse‘dan sadece üç isim sayacağım. Birincisi güzel bir başlangıç yaparak umut vaat eden Jeremy Irvine. İkincisi sonunda sahalara geri dönerek muhteşem müzikleriyle aklımızı başımızdan alan John Williams. Üçüncüsü ise yılın en iyi görüntülerini (özellikle finaldeki çalışması) sunan Janusz Kaminski. Bu kadar. War Horse‘da beğendim diyebileceğim başka hiçbir şey, hiçbir kimse yok. Buna ünlü yönetmen Spielberg de dahil. Tabi bitmek bilmeyen trajedilerden, sırf seyircinin ağlaması için yazılan şeylerden bıkmadıysanız başka. Ama ben beklentilerinizi olabildiğince düşük tutun derim.
[C+]
War Horse yazısı epey bilgilendirici oldu, beklentimi düşük tutarak izleyeceğim.
Eleştiri için teşekkürler. Bir Spielberg severiyim, ne yazık ki Tarkovskiy veya Bergman’a sahte hayranlık besleyemedim bir türlü :) Ayrıca bende filmi beğenmedim, hatta bu sene Spielberg’ün hiçbir işini beğenmedim. Tenten tam bir rezaletti mesela. Buna hiç girmiyorum. Zaten çok iyi bir eleştiri yazmışsınız, üstüne konuşmak hakaret olur. Hatırlatayım, her entelektüel eleştirmenin ilk işi Spielberg’ü eleştirmek oluyor, bundan zevk alıyorlar sanırım. Tamam, arada sırada kötü filmler yapıyor ama sinemaya büyük ölçüde yön veriyor. Transformers’lardan kazandığı parayı gelecekteki projelerine harcamak için saklıyor. Şu seyirciyi ağlatma işini neden sevmezler anlamıyorum, A Beautiful Mind gibi yapıt bu yüzden resmen katliama uğradı -ki bunu raconuna uygun yaptığı kanaatindeyim-. Hayır nasıl bir destansı ağlama bırakmaları lazım ki insanların gözlerinde ? Titanik gibi bir balon mu zannediyorlar, anneanne filmi mi zannediyorlar dramayı acaba ? Mesela 50/50′ye de böyle iğrenç yorumlar geliyor -ki harika bir yapım olmuş o da biliyorsunuz zaten- açıkçası biraz daha açıklarlarsa kafamdaki soru işaretleri de biter. Ama hiçbir eleştirmen ağlatmanın neresini beğenmediğini söylemiyor. Sürekli benzetme yapıyor. Ha, benim bu sözlerim asla bir eleştiri değil sizin Spielberg’ü sevmemenize, sadece görüşüm.
Bir de -cahilliğimi mazur görün- bu anneanne filmleri ile gerçek dram arasındaki farkı bana açıklayabilir misiniz ?
Ben de Tarkovsky ve Bergman’a hayran değilim, önce onunla başlayalım :) Sanat için sanat yapmak bana her zaman manasız ve uzak gelmiştir. War Horse’a gelirsek… Gerçek dramla, sizin deyiminizle anneanne dramı arasındaki tek fark ajitasyon sanırım. War Horse 140 dakika boyunca seyirciyi ağlatmak için uğraşıp duygu sömürüsü yapıyor. Tabi bunu “trajedi” diye adlandırıp farklı bir tür olarak da saymak mümkün ama ben galiba o türün taraftarı değilim. Bu arada 50/50′yi sevmeyen eleştirmenlere de ayrıca deli oluyorum. Oldukça sulandırılabilecek bir konuyu seyirciye göz yaşı döktürmeye çalışmadan anlatması bence takdiri hak ediyor.
Öncelikle cevabınız için teşekkürler. Gerçekten de 50/50′de aynı görüşte olmamız beni çok sevindirdi. Konuyu bundan daha harika da anlatamazlardı, kesinlikle katılıyorum. Spielberg’ün arada kolaya kaçtığı oluyor. Mesela The Color Purple (hep aklıma deep purple grubu gelir :)) Duygu sömürüsüne devam etmesi de beni çok üzdü. İnşallah Lincoln ile eski temposuna geri döner. Ama bu yıl onun için bir kayıptı. Herhalde bu yıl en çok eleştirenlerden birisi oldum ben bir seveni olarak bu adamı.
Sonunda filmi izleyebildim…Film hakkında çok uç noktalarda yorumlar duymuştum…Kimi yerde, yere göğe sığdırılamazken kimi yerde de fazla şişirilmiş bir iş olarak gösterilmişti…Açıkcası izledikten sonra her iki söyleminde abartı olduğunu düşündüm…Film ne harika üstüydü ne de berbattı…Genele baktığım da hoş bir filmdi ama en iyi film olacak kadar iyi değildi…S. Spielberg bu konuda beni hayal kırıklığına uğrattı daha iyisini bekliyordum…Sanırım J. Irvine ın ilk büyük işi ve filmde çok iyiydi…Birde T. Hiddleston ı kısa sürede olsa görmekten mutluluk duydum.
Son olarakta sizinde belirttiğiniz gibi J. Kaminski harika üstü bir çaba göstermiş…Filmin genelinde görüntüler iyiydi ki eve dönüş sahnesi bu yıl izlediğim en iyi sahneydi…Renk seçiminden açısına kadar muhteşemdi…Sabah okuduğum ASC adayları arasına girememiş olmasına çok çok üzüldüm.
merhabalar, sitenizi yeni keşfettim ve çok beğendim.
çok özenle hazırlanmış eleştiriler var ve gerçek bir sinema tutkunu olduğunuz belli. bu işe gönül vermiş bir blogger’ı takip etmek benim için büyük bir zevk.
bu eleştirinizde size birşey sormak istiyorum. saving private ryan’ın neresini şişirme bulduğunuz? savaş sahnelerimi, oyunculuklar mı, senaryosu mu? cevap için şimdiden teşekkür ederim.
Saving Private Ryan’ı çok geç izledim. Bugüne kadar hep Shakespeare in Love yerine Spielberg’in filminin En İyi Film ödülünü alması gerektiğini söyleyenler oldu. İzledikten sonra ise ben hayal kırıklığına uğradım. Neyi şişirme buldum? Klasik Amerikan milliyetçiliğini. Oyunculuklarla ilgili pek bir şey diyemem. Ama bence Saving Private Ryan’ın senaryosu pek de başarılı değil. Sanırım bu kadar sorunlu bir senaryonun gereğinden fazla takdir edildiğini düşündüğüm için şişirme kelimesini kullandım.
size tamamen katılıyorum. amerikan milliyetçiliği sonuna kadar vardı bu filmde. neredeyse her amerikan filminde olduğu gibi. kahraman amerikan askerleri, kahraman amerikan başkanları. güneşin gözyaşlarında, 2012′de, independent day’da, black hawk down’da ve daha birçoklarında nasıl özgürlük anıtını gözümüze sokuyorlarsa kutsal ırklarını da gözümüze sokuyorlar.
birçok filmlerinde bu mesajı birşekilde verdikleri için artık ben de kanıksadım. batmıyor eskisi kadar gülüp geçiyorum. yoksa hiçbir amerikan filmini izleyemez hale gelirdik. bu yüzden bana saving private ryan çok batmadı. evet 1 adam için yüzlerce adamını feda ediyorsun, madem bu kadar kutsal askerin, ne işin var ırak’ta, afganistan’da, vietnamda. orada ölen senin askerin değil mi diye sormak lazım senaristlere. evet senaryo şişirme ama yine de bu filmin savaşı yansıtmasını gerçekçi buldum ve etkilendim. galiba bunu da artık amerikan halkının üstün ırk olduğunu kabullenmeme borçluyum:) şaka bir yana dediğim gibi bunu kanıksamak lazım yoksa çoğu filmlerini izlerken bunalıp asıl noktalarını kaçırabiliriz.
Bi yorum var devamlı görüyorum “bu filmi ancak Steven Spielberg bu kadar güzel çekebilirdi” falan filan. Spielberg ismini filmden çıkarın geriye ne kalıyor? 90lı yıllarda yani ben çocukken pazar günleri televizyonda kanal d de yayınlanan filmlerden biri kalıyor. Hani Özgür Willy falan vardı çocukken çok severdik de şimdi izlesek nefret ederiz muhtemelen. Hah işte bu da onlardan biri. Eh ben artık bir yetişkin olduğuma göre haliyle bu filmden nefret ettim. LAN KULLANILACAK BAŞKA KLİŞE KALDI MI?
Beyazperde’deki eleştiride güzel bir yere değinilmiş. Spielberg’i takip edenler onun en sevdiği filmlerinden bir tanesinin John Ford’un yönettiği The Searchers olduğunu bilirler. Bu film de o sevgiyle yapılmış gibi. Eleştiride bu iki film arasındaki teknik benzerliklere değiniliyor. Bence Spielberg savaş filminden çok Ford’un estetizmini milenyuma taşıyan bir film yapmak istemiş. Gene de benim de hayran kalmadığım, sıkıldığım ve abartıldığını düşündüğüm bir film. Ne yazık ki Spielberg sağlam film çekememeye devam ediyor. War of the Worlds, Indiana 4, Minority Report gibi vasatı aşamayan filmlerine bir yenisini daha ekliyor. Halbuki küçük bütçelerle daha etkileyici filmler yapabiliyor: Terminal-Catch Me If You Can.
Spielberg’in savaş takıntısı sıkmaya başladı. Kaç film oldu yahu, bir sayalım: Saving Private Ryan, Empire of the Sun, Schindler’s List, The Pacific, Band of Brothers, Letters from Iwo Jima, Flags of Fathers.Bu sene Lincoln da geliyor. Ardından Gods and Kings (Spielberg, Mel Gibson’ın Braveheart’ına benzer bir film yapmak istediğini açıkladı). Bence buna bir dur demeli.
Sıkıcı bir film. Daha iyi olamazdı. Zira hikaye izin vermiyor. At ile çocuğun sevgisinden uzun metrajlı bir film ancak bu kalitede olabilirdi. Yukarıda da denildiği gibi tv filminden öteye gidemiyor. Gene de tıpkı The Girl with the Dragon Tattoo’da olduğu gibi atmosfer, görüntü yönetmeni çok iyi. Ayrıca kurgusu da, John Williams’tan ötürü müzikleri de oldukça iyi. Finaldeki duvar kağıtlık görüntü soluk kesici. Başka da bir şey yok. Önemli olan hikaye bana göre. Yılın (eleştirmenlerce değil, ödül törenlerince) en abartılmış filmlerinden birisi. Her sene bazı filmler neden abartılır, anlamış değilim. Sırf Spielberg çekti diye filmi en iyiler arasına koymak hoş olmuyor.
Son olarak Un Prophete filminde eski bir gangster rolünde döktüren Niels Arestrup oldukça iyiydi. Bu adamın önceki filminde bir gangsteri oynadığı, oynadığı filmi-Un Prophete’i izlememe rağmen aklıma gelmemişti. Gerçi bunun nedeni filme bağlanmamam da olabilir.
Spielberg birçok ülkeden özel oyuncuları toplamış. En çok şaşırdığım ve sevindiğim ise Nicolas Bro oldu. Danimarka’lı olmasına rağmen Fransız birini oynuyordu severim kendisini ama karakteri de film gibi saçma sapandı işte. Filmdeki en iyi oyunculuklar ise kesinlikle Benedict Cumberbatch ve Tom Hiddleston’tan gelmiş