The Girl with the Dragon Tattoo

David Fincher… Biliyorum fanboyu oldukça fazla olan yönetmenlerden biri Fincher. Bu konuda biraz Nolan-vari bir durumu var. Kötü bir şey yapsa dahi alkışlanacak, yere göğe sığdırılamayacak bir noktadayız. Şu da var ki Fincher‘ın kariyerinde bugüne kadar hiç kötü denilecek bir iş olmadı. İçlerinden en vasatı Alien 3 ve Panic Room idi. Ama onlar bile kendilerince bir hayran kitlesi edinip Fincher‘ın filmografisinde sırıtmamayı başardılar. Tabi Se7en, Fight Club, The Game, Zodiac, The Curious Case of Benjamin Button ve The Social Network‘ün oluşturduğu diğer yarıyı saymıyorum. Mükemmel bir yönetmen olduğu aşikar. Eleştirecek tek bir nokta bile yok. Christopher Nolan‘a dahi sataşabilirim ama Fincher‘a bir kusur bulamıyorum. Bugüne kadar hiç favori yönetmenlerim arasında saymadım kendisini. Şimdi bakıyorum da, belki de Fincher‘ı artık o yönetmenlerin yanına ekleme zamanı gelmiş de geçiyordur.
The Social Network ile çok daha farklı sularda yüzmeye başladı bence Fincher. Kariyerini parçalara böldüğünüz zaman aslında hepsini bir şekilde gruplandırabiliyorsunuz. Geçtiğimiz sene gelen Zuckerberg hikayesiyle ise çok daha modern bir yönetmen izlemeye başladık bana kalırsa. Hem The Social Network, hem de The Girl with the Dragon Tattoo 21. yüzyılda varlığını sürdüren internet jenerasyonunun olağanüstü anlatımları. Evet baktığınızda ikisini aynı kulvarlarda görmek mümkün. Hatta isterseniz Se7en ve Zodiac ile de aynı kefeye koyabilirsiniz The Girl with the Dragon Tattoo‘yu. Ama ben işin o katil kısmından çıkıp, bilgisayarın var olduğu bir dünyada bu olağanüstü cihazı hayatının merkezine oturtan insanlarla bağdaştırmak istiyorum. Tıpkı The Social Network‘de yaptığı gibi, The Girl with the Dragon Tattoo‘da da o yalnız, bilgisayar bağımlısı karakteri en iyi haliyle yansıtıyor yönetmen.
Konuyu biraz fazla dağıttım farkındayım. Anlatmak istediklerimi tam olarak aktarabildim mi onu da bilmiyorum. Sadece bu film beni hakikaten çok heyecanlandırdı. Mesela o jenerik için bile bu adamı alkışlamak gerekmez mi? Tabi klip geçmişinin de bunda katkısı büyük ama kabul edelim, kusursuzdu. Ki zaten Fincher‘ın kariyerine şöyle bir göz atmak bile insanın nefesini kesiyor. Fight Club gibi kült bir yapım, The Curious Case of Benjamin Button‘daki sinema kitaplarına geçecek teknikler, The Social Network‘ün olağanüstü atmosferi ve senaryosu… Peki The Girl with the Dragon Tattoo‘da ne var? Şimdi asıl meseleye gelme zamanı…
Stieg Larsson‘ın çok satan Milenyum serisinden uyarlandı biliyorsunuz ki The Girl with the Dragon Tattoo. Üç kitap da aslında geçtiğimiz sene Noomi Rapace‘ın başrolünde olduğu bir seri halinde anavatanında çekildi. Ben hem kitaba hem de orijinal filme epey yabancıyım. Nasıl becerdim bilmiyorum ama hem bu seriyi hiç okumadım, hem de İsveç versiyonunu izlemedim. O yüzden filmin nasıl bir uyarlama olduğuyla ilgili yorum yapamam. Ama kendini Larsson‘ın hayal gücünden mahram bırakan biri olarak bu versiyonun bende hayranlık uyandırdığını açıkça söyleyebilirim. Bu yıl içerisinde beni heyecanlandıran nadir işlerden biri oldu The Girl with the Dragon Tattoo. Ünlü senarist Steven Zaillian‘ın da bu başarı da parmağı var tabi.
Kadrodan bahsedersek… Ben filmi izlemeden önce sadece Rooney Mara ve Daniel Craig‘in varlığından haberdardım. Bir de Christopher Plummer tabi. Mara‘ya tam anlamıyla hayran oldum. Filmin etkileyiciliğinde özellikle oyuncular arasında en büyük katkı Mara‘dan geliyor. Oscar’a aday olmasını can-ı gönülden isterim. Bu yılın en kayda değer performanslarından biriydi bana kalırsa. İzleyip de etkilenmeyen insanların varlığına inanmak istemiyorum. Daniel Craig yine kendini sevdirdi, evet. Çok kabiliyetli görmemişimdir ben hiçbir zaman Craig‘i. Ama dişine göre rol seçmek de üzerine yok. Ve bence Mikael karakteri için de çok isabetli bir seçim olmuş. Zaten romanları okuyanlar da aynı yorumları yapıyor. Christopher Plummer da tabi hayranlık uyandırdı. Hazır yeri gelmişken söyleyeyim, ben Plummer‘ı hakikaten çok seviyorum. The Sound of Music‘den beri kendisine olan hayranlığım büyüyor. Yalnız kariyerinde sayısız iyi performans bulunan bir adamın oturup da Beginners gibi sıradan bir işle Oscar almasını aklım almıyor. Neyse. Bunu da araya sıkıştırdaktan sonra filme geri dönelim. Stellan Skarsgard, Robin Wright, Joely Richardson, Geraldine James benim görünce şaşırdığım ünlüleri arasında filmin. Hepsi birbirinden iyiydi, yılın önemli toplu performanslarındandı diyemem ama bence herkes rolüne fazlasıyla yakışmış.
Benim filmde rahatsız olduğum tek bir şey yok. Kirk Baxter & Angus Wall‘un olağanüstü kurgusundan tutun da Jeff Cronenweth‘in görüntü yönetimine kadar her şey dört dörtlük. Ve belirtmeden de geçemeyeceğim, sırf bu filme istediğim notu verebilmek için The Social Network değerlendirmemi gözden geçirdim. Yılın en iyilerinden…
[A+]
orjinal filmi çağ falan atlatmış bir film değildir. daha iyi bir yönetmen, daha iyi oyuncularla, daha iyi bir ekiple ve daha çok para ile bir filmin aynısını çekerse doğal olarak o film daha iyi olur. sadece bunu gördüm filmde. tabiiki jenerik harika, kurgu fincher etkili falan ama dediğim gibi orjinalini çok çok yukarılara taşıyan bir film değil. tabii ki de orjinal filmi seyretmeden, kitapları falan okumadan direk bu filmi izlerseniz sizin için baş yapıt bile olabilir o ayrı..
Fincher gibi kendi kuşağının en iyi yönetmeni olan birinin bu seriyi yöneteceğini duyduğumda acayip sevinmiştim.
En kısa sürede ben de filmi izlemeyi düşünüyorum.Film genel olarak acayip beğenilmiş (zaten Fincher varken başka türlüsü olmuyor)
Ama ben 3 kitabı da acayip keyif alarak okumuştum,hatta bugüne kadar okuduğum en iyi kitaplardı.Umarım filmden de aynı keyfi alırım
normal şartlarda salı günü izleyecektim filmi ama şu an dörtnala sinemaya koşasım var…
nerden buldunuz acaba link atma şansınız varmı
şuan vizyonda film
Aynı fikirde olmamız çok iyi. Ben Fincher’ın geri dönüşünün geldiğini savunuyorum. Bugün EHY ve diğer sinema programlarını izledim, beğenmemişler, sıkıcı bulmuşlar. Diyecek birşey bulamıyorum, sinema salonunda filmi 2 saat zannetmiştim, o kadar sürükleyici ve etkileyici.
Benim için filmin tek eksisi 2009 yapımından sonra çıkması ve bir remake olması. Onun dışında kusursuz bir polisiye. 2009 yapımı ilk filmi izleyen olarak bu filmin onu feci solladığını, remake sinemasındaki en iyi işlerden birisi olduğunu söyleyebilirim.
Yazın bir solukta okunuyor ve çok anlamlı, teşekkürler.
\”And lastly, my wife of 43 years, whose bravery & beauty haunts me still.\” –Christopher Plummer Aww Adorable GoldenGlobes
The Girl With The Dragon Tattoo orjinal versiyonunu daha çok beğendim, İsveç yapımı daha başarılı buldum. Daniel Craig gazeteci rolünde iyiydi fakat orjinal versiyonundaki gazeteci daha inandırıcı ve doğaldı. Aynı şekilde Noomi Rapace bence çok daha başarılıydı. Rooney Mara’nın yüzü ile canlandırdığı karekter oldukça tezat. İnandırıcı bulmadım
Filmi yarım saat önce sinemada izledim,hemen buraya görüşlerimi yazıyorum
Fincher yine yapacağını yaptı,çok güzel bir film olmuş,ama bazı şeylerin eksik olduğunu söylemek gerek,belki de ben kitabın büyük hayranı olduğum için bana öyle gelmiştir.Film puanı olarak A- diyorum.
Mikael karakterine Daniel Craig kadar yakışacak başka birinin olduğunu sanmıyorum,Rooney Mara da çok güzel oynamış,olur da oscar da sürpriz yaparsa pek de şaşırmam,ben kitapları okuduğum için sorun olmadı ama kitapları okumayanlar filmi takip etmek de biraz zorlanmış olabilir,özellikle filmin son bölümleri biraz aceleye getirilmiş.
Ayrıca sinemaya girerken şaşırdım,filmde şiddet öğesinin olacağını biliyordum ama bu kadarını tahmin etmiyordum,18+ şiddet,cinsellik,yanlış davranışlar uyarısının hepsini almış film.
Bir iki küçük ayrıntıya rağmen ortaya güzel bir film çıkmış,devamı da gelecektir.
En iyi film kategorisini bilmem ama Fincher yönetmenlik kategorisinde adaylık alacaktır,filmde imzasını attığı fazlaca sahne var,izlerken zaten bu kadar kaliteli,sekansları Fincher’dan fazlası çekemezdi diyorsunuz
orjinaline göre vasat bir film. Fincher’in en kötü filmi diyebilirim. Burda biraz para konuşmuş. Gerçi İsveç’liler de para çok ama onların filmi katkat daha iyi daha heyecan verici. Acaba bu kitap Amerika’da bestseller olmadımı, olduysa kitabı izleyenler orjinal filmi izlemediler mi, izledilerse diyelim bu Fincher versiyonu niye bu kadar abartılıyor. İmdb 250 film listesine bile girmiş…Abartı var…
Kitabın hayranlarından biri olarak film bence çok çok başarılıydı…Kitapla kıyaslandığında mutlaka eksiklik ya da atlanmış nokta var özellikle Harriet olayı aydınlandıktan sonrası çabuk gelişip bitiyor ama 650 sayfalık bir romanı ki içerisinde çok fazla olay olan bir kitabı 2,5 saatte bundan daha iyi anlatabilen bir film çekmek zor…İsveç yapımı filmi kötüleyemem kendi çapında iyi bir film ama oyunculuklar ve yönetmen açısından 2011 versiyonu çok daha başarılıydı..
Rooney Mara nın performansına zaten söylenecek söz yok…Filmi izlediğimden beri Oscar a aday olmalı diye dile getiriyordum ki bunu da başardığı için çok çok mutluyum…Görüntü olarak Lisbeth i tam yansıttığını düşünüyorum…Daniel Craig de bence çok başarılı bir seçim olmuş…Karizmasından oyunculuğuna kadar her anlamda kendini sevdirmeyi başarıyor…
David Fincher ın her filmini hayranlıkla defalarca izlemiş biri olarak yine başarılı bir film ortaya koyduğunu düşünüyorum..Tek üzüntüm Oscar adaylığını kaçırmış olması.
Bu yılın War Horse’dan sonra en şişirilmiş filmi. Spielberg ve Fincher ne çekse heryerde görüyoruz zaten. Sistem basit hedef kitleni belirle, onları etkileyecek senaryo bul, çek. İsveç filminin daha üstünden 2 yıl geçmesine rağmen bir yeniden çekim yapılması ideolojik olarak karşı olduğum birşey zaten. Bunun yanında orjinal filme görüntü yönetmenliği dışında hiçbirşey katmadığı gibi daha kötü olduğunu düşünüyorum. Özellikle en iyi kadın oyuncu oscar adayına hayret ediyorum resmen. İsveç yapımında karizmatik, feminist ve punk bir karakter olan Lisbeth bu filmde bildiğin şeker kız gibi birşey. Aksan yapmak ile oyunculuk olmuyor. Bunu en iyi Sandra Bullock dan biliyoruz heralde. Gözümde onun performansı ile aynı yerdedir. Onun olduğu sahnelerde ne olması gerektiği gibi karanlık, ne de ürkütücüydü. O yüzden başarılı bulmadım. Filmde oyunculuk anlamında Daniel Craig, Christopher Plummer ve şu dünyada en sevdiğim oyunculardan olan Stellan Skarsgård oldukça iyiydi geri kalanı ise atın çöpe. David Fincher, Se7en ile başladığı ve Zodiac ile zirveye taşıdığı gerilim suç filmi anlayışını tekrar etmekten başka birşey yapmamıştır. Aptal Amerikan seyircisi de altyazı okumaktan aciz olduğu için tamamı İsveç’te ve İsveçli karakterler üzerinden çekilmiş bir filmi İngilizce çekmesi de on numara olmuş. Bu durumundaki abzürtlüğün kralını War Horse’da da görebilirsiniz. Ayrıca devam filminin gelmesinin garantisi olmadığı için film gereksizce uzatıldıkça uzatılmış. David Fincher çok sevdiğim bir yönetmen olmasına rağmen tam anlamıyla hayal kırıklığı. Unutalım bir zahmet. Ve Hollywood çek artık şu elini Avrupa sinemasından.
kitabı ve orjinali izledim
bu versiyon ne orjinalden iyi nede kötü
ama çok fazla beğenmedim
İzleyeli epey oldu aslında. Vizyona girdiği gün izlemiştim. Fincher’ın filmlerini divx’te heba etmeyi sevmiyorum. İlk filmi sevmiştim ama çoğu eleştirmenin dediği gibi abartılacak kadar iyi değildi. TV filmi kıvamındaydı. Yalnız bana göre kitabı gayet iyi taşıyordu sinemaya. Oyunculuklar da tek kelimeyle müthişti. Gerçi oyunculuklardan çok oyunculuk müthiş. O oyunculuk da herkesin bildiği gibi çirkin oyuncu Noomi Rapace’ye ait. Rol için biçilmiş kaftandı. Mikael rolündeki Michael Nyqvist’e fark atıyordu. Kitaptaki Lisbeth nasılsa öyleydi: Küçük göğüslü, hiçbir çekiciliği olmayan, hatta çirkin, pirsinglerle dolu yüzü ve saç stili olmasa hiç kimsenin fark etmeyeceği, asi, memleketi gibi soğuk, hayatında gün yüzü görmemiş, sert, cesur, araştırmacı, zeki vs birisi…
İki yıl aradan sonra Fincher’ın bu seriye el atması açıkçası beni hiç heyecanlandırmadı. Filmlerini heyecanla beklediğim bir yönetmen “bu kez heyecanlandırmamıştı”. Ne gereği vardı ki? Karakterler Amerikanlılaştırsalardı daha güzel olurdu ama Fincher istememişti bunu. Ortaya çıkan film de ne yazık ki İsveç yapımının aynısı. Kadrajlardan, kamera hareketlerine kadar… Farklar tabi ki var. Mesela atmosfer olarak Fincher’dan dolayı bu film diğerini aşıyor. Keza görüntü yönetmenliği, müzik kullanımı, sanat yönetmenliği, ses vs gene diğerinden çok daha iyi. Olumsuz farklılıklar da var. Mesela buradaki Lisbeth çirkin olacağı yerde bildiğin güzel. Hatta Rooney Mara’dan daha güzel. Mara’yı güzelleştirmişler. Bu önemsenmeyebilir ama bence gayet önemli bir farklılık. Öte yandan Mara’nın performansı Rapace’nin çok çok çok gerisinde. Finale doğru Mikael’e “öldürüyeyim mi?” diye sorunca şaşırmıştım. Bizzat karakteriyle de oynamışlar Lisbeth’in. Zira kitaptaki Lisbeth bunu sormazdı bile. Böyle temel farklılıklar da var. Polisiyenin ustası Fincher’ın en kötü polisiyesi. Umarım ikinci filmi çekmeye yeltenmez. Hatta uzunca bir süre polisiyeye de el atmasın. Zira hayal kırıklığı yaratıyor. Karakterleri Amerikalılaştırsaydı eminim o zaman daha iyi bir film olabilirdi. Bunu yapmak yerine gereksizce ilk filmle yarışmış, onu aşmaya çalışmış.
Sonuçta ortaya değil sadece yılın değil Fincher’ın da en vasat ve abartılan filmi çıkıyor. Bu filmin Akademi’de beklenenleri verememesine çok sevinmiştim. Puan vermeyi sevmem ama illa vereceksem 4 veririm 10 üzerinden.
sadece “iyi” yada “kötü” demeden açıklayarak çok güzel bir eleştiri yapmışsın. aynı fikirlere sahip olduğumuz için de daha da çok beğendim. filmdeki lisbeth’in yüzeysel tasarlanmış karakterini en iyi anlatan sahne bence mikael’in “kadın düşmanı bir katil” hakkında araştırma yaptığı için lisbeth’den yardım istediğinde yüzündeki anime filmlerden fırlamış saçma bakıştı. daha karikatürize edilemezdi.