The Descendants

George Clooney ilk Oscar’ını aldığında, şaka değil, 15 yaşındaydım. Syriana‘yi izlemiş ama anlamamıştım. Clooney‘nin Oscar’ına anlam verememiş, bir yandan da kendisini o zamanlar sevmediğim için sinir olmuştum. Ki zaten o gece Crash de En İyi Film seçilince kendimce Oscarlar’a sinirlenmiş, Akademi’ye kızmıştım. Tabi insanın fikirleri dünden bugüne değişiyor bazen. Doğal olarak seneler sonra Clooney‘ye de, Crash‘e de bakış açım değişti. Hollywood’un en önemli aktörlerinden George Clooney hakkında konuşacak olursak… Açıkçası kendisini takdir ediyorum. Sonuçta televizyondan gelmiş bir aktör var karşımızda ve şu an dünyanın en sevilen isimlerinden biri. Beyazperdedeki çalışmalarının yanı sıra yardımseverlik anlamında da alkışı hak ediyor. Tabi son yıllarda kariyeriyle başa çıkışı benim en çok hoşuma giden. Syriana ile bambaşka bir yolculuğa başlayan Clooney ardından The Good German‘da rol alıp 2007′de Michael Clayton ile dikkatleri üzerine çekti. Derken kendisini Leatherheads isimli ikinci yönetmenlik denemesinde izledik. Coen Kardeşler‘le Burn After Reading‘i çekip 2 sene evvel Up in the Air‘da kariyerinin en iyi performansını çıkardı. Hala Clooney‘nin o filmle Oscar’ı Jeff Bridges‘dan daha çok hak ettiğini düşünüyorum ama tabi nafile. Olan oldu. Bu sene tekrar kamera arkasına geçtiği The Ides of March‘da izlediğimiz Clooney, The Descendants ile ikinci Oscar’ına koşuyor. Eğer zaferleri bu şekilde devam ederse Clooney, Sean Penn gibi kısa bir dönem içerisinde iki kere Oscar alan oyuncular arasına karışacak.
Kariyerinin başlangıcında Election ve Citizen Ruth gibi başarılı filmler bulunmasına rağmen asıl çıkışını 2002′de About Schmidt ile yapan Alexander Payne son dönem bağımsız Amerikan sinemasının önde gelen isimlerinden. Sideways ile senaryo dalında Oscar da alan Payne‘in yeni filmi The Descendants da tipik bağımsız Amerikan sineması özellikleri taşıyor. Kalemini her daim naif ve keyifli bulduğum Payne‘in bu konuda yeni bir başarıya daha imza attığına şüphe yok.
The Descendants, karısı bir bot kazası sonrası komaya giren Matt King adındaki bir adamın iki kızıyla iletişim kurarak hayatını bir düzene koymaya çalışmasını anlatıyor. Bu süreçte Matt’in karısı hakkında öğrendiği gerçekler, filmin bir kısmını işgal eden toprak mevzuları ve keşke daha fazla sahneleri olsaydı dediğiniz arkadaşları da Matt’e eşlik ediyor.
Kaui Hart Hemmings‘in romanından Alexander Payne, Nat Faxon ve Jim Rash tarafından uyarlanmış senaryo. Community izleyicileri Jim Rash‘i Dean Pelton dersem hatırlayacaklardır. Bu yıl Moneyball ile hem erkek oyuncu hem de uyarlama senaryo kategorisinde kapışacak The Descendants. O yüzden bende küçük bir mukayese yapmadan duramayacağım. Öncelikle senaryoya değinirsek… Bence The Descendants iyi yazılmış bir film, evet. Ama çoğu eleştirmenin de değindiği nokta olan “dış ses” mevzusu çoğu zaman özellikle senaryonun başarısı konusunda insanı sorgulamaya itiyor. Acaba sırf Alexander Payne‘in adı olduğu için mi bu destek diye düşünmedim değil. Ki filmi beğenmediğimi de iddia edemem. Aksine bu yıl izlediğim filmler arasında farklı bir yere yerleştiriyorum The Descendants‘ı. İzledikten sonra tatmin olmamış gibi hissetseniz de The Descendants üzerine düşündüğünüzde yerine oturan bir film. Özellikle hep neşeli bir yer olarak anlatılan Hawaii’den bu kadar problemli bir aile portresi çıkarılması yarattığı zıtlık duygusuyla insanı etkisi altına alıyor.
George Clooney‘ye gelirsek… Ben kariyerinin en iyi performansını sergilediğine inanmıyorum. Yılın en iyilerinden biri olduğu kesin, ama Up in the Air‘daki Ryan Bingham’ı buradaki Matt King’e tercih ederim. Hele bir de karşısında Jean Dujardin ve Brad Pitt gibi iki güçlü isim varken Clooney‘yi destekleyebilir miyim bilmiyorum. Bir de daha basit düşünen bir izleyiciye sunduğunuzda The Descendants‘ı, Clooney‘nin gösteriş yapıp abarttığı tek bir kare olmadığı için ne denli oy alır kestiremiyorum. Belki de ben yanılıyorumdur. Kadrodan adı çok anılan isimlerden biri de Shailene Woodley. Fragmanda da ilgimi çeken havuzun içerisindeki ağlama sahnesi The Descendants‘ın en güzel kısımlarından biriydi. Yalnız burada da Woodley‘nin yılın en iyi beşinde yer alması konusundaki şüphelerimi belirtmeden geçemeyeceğim. Bence filmde Woodley‘den daha iyi olanlar var. Mesela Judy Greer, kesinlikle rolünün hakkını verdiğini düşündüğüm Nick Krause ya da Robert Forster! Keşke biraz destek alabilseydi de Forster‘ı birkaç ödül töreninde aday olarak görebilseydik. Ayrıca televizyon izleyicisinin daha iyi tanıyacağı Beau Bridges, Clooney‘nin iki kızından küçüğü canlandıran Amara Miller ve filmin kilit karakterine can veren Matthew Lillard da kadroda yer alan isimlerden.
The Descendants başarılı bir film. Oturup yıl sonu listenizde bir yere yerleştirmek istediğinizde bence Alexander Payne‘in Altın Küreli filminin değeri daha iyi anlaşılacaktır. Ben ilk 10′uma koyar mıyım sorusunun cevabını ise Oscar Boy & Readers’ Choice Ödülleri’ne saklamak istiyorum. Tabi siz bu arada İstanbul Bağımsız Filmler Festivali’nde de gösterilecek The Descendants‘ı izlemeyi unutmayın.
[A-]
The Descendants’ı ilk izlediğimde çok beğendim.Artist’den daha iyi olduğunu düşündüm belli bir süre ama şu anda ikisi arasında kararsızım.Hangisi çok daha iyi tam kestiremiyorum.Sanırım bir süre sonra oturacak zihnimde.Filmin bu kadar başarılı olmasının en önemli sebebi bence oyunculuklar.George Clooney ve Shailene Woodley çok iyi oynamışlar.Eğer Woodley aday olamazsa bunun adı haksızlık olur bence.Hele ki Octavia Spencer’ın Oscar’a koştuğu bir yılda.Clooney de 2. Oscar’ını alacak bana kalırsa.Zaten bu yıl onun yılı oldu.Ama diğer oyuncular konusunda da haklısın.Özellikle Judy Greer oldukça iyiydi.Ama doğru düzgün destek göremedi.Biraz da fazla kalabalıktı yardımcı kadın oyuncu kategorisi ondan sanırım.
Film genel olarak güzeldi ama Oscarı almasını isteyeceğim kadar güzel miydi emin olamadım…The Artist ve Hugo nun olduğu bir kategoride benim için üçüncü sırada kalacak bir film…
G. Clooney filmde iyiydi özellikle kızıyla konuşurken eşi hakkında gerçekleri öğrendiği sahne ve eşine veda sahnesinde çok iyiydi…Aslında kadronun geneli iyiydi…Tüm kadro olarak her biri rolünün hakkını vermişti…
Ama G. Clooney nin performansı bana göre B. Pitt ve J. Dujardin performansları ile kıyaslandığında daha zayıf kalıyor…
Henüz izleyemedim bunu, sürekli erteleyip duruyorum. Yalnız bir şey dikkatimi çekti, sizin notunuzdaki değişiklik. İlk önce A- vermiştiniz diye hatırlıyorum, yanılıyor muyum?
Evet. Bugün ikinci kez izleyince fikrimi değiştirip notumu yükselttim. Özellikle Oscar filmlerini birkaç kez izleyerek kendi listelerimi hazırlamaya çalışıyorum.
George Clooney in oyunculuğunu beğenmiyorum, bu film de benim için bir fiyaskoydu. Senaryo da oyunculuk da, hatta başkası oynasaydı film etkileyici olabilirdi diye düşünüyorum. Komik unsur sayabileceğimiz karakter, diyalog ve bazı olaylar, oldukça başarısızdı. İlk bölümdeki uzun süreli dış ses, stabil ses tonu, sıkıcıydı. Toprağa aidiyet konusu vs arka planda ok ama havuzdaki ağlama sahnesinden başka etkileyici nitelikte bir sahne yok bence.
Filmin notu gereğinden biraz fazla.Senaryo itibariyle klişeleşmiş amerikan film dramı.Ama klişelik iticiliğini önleyen bi sıcaklık var filmde.Bu da sanırım filmdeki birkaç görüntüden sağlanıyor.Oyuncuların doğallığı da var.Bir de bar sahnesindeki müziğiyle bana israel kamakawiwo’yu ve onun somewhere over the rainbow şarkısını hatırlatmıştır.Bu da güzeldi yani.Ama Oscar ödüllerindeki adaylıklarında aday olduğu dallarda diğer adaylardan iyi değil.Bence.Saygılar.
Puanı A’ya çektiğin çok iyi olmuş,hak ettiği puan oydu.
Biliyorum çocuk oyuncağına döndü ama Extremely Loud & Incredibly Close’u izledikten sonra filmin notunu tekrar A-’ye çektim. Kendi listelerimi hazırlarken sanırım EL&IC’yi The Descendants’dan daha yükseğe koyacağım ve The Descendants’a A- vermek de bu durumda en doğrusu olacak.
Puanı A-’ye çektiğin çok kötü oldu diyorum o zaman :)
Extremely Loud & Incredibly Close’u beğenenler arasındasın o zaman.Daha bir ay öncesine kadar film eleştirmenlerden çok düşük puanlar aldı diye hiçbirimiz tahmin listemize koymuyorduk.
Demek ki eleştirilere o kadar güvenmemek gerekiyor.
Beni hayal kırıklığına uğratan filmlerden oldu nedense. Ama hayal kırıklığı o kadar da fazla değil. Yani karşılaştırırsam bir The Artist, EL&IC, War Horse ve The Girl with the Dragon Tattoo kadar hayal kırıklığı yaratmadı. Hayal kırıklığı, Tinker Tailor…’da yaşadığım hayal kırıklığı kadar. Yani çok değil. Burada adını andığım filmlerin hepsinin çok abartıldığını düşünüyorum. Özellikle ödüller konusunda seneye damgasını vuran The Artist’in. Zaten EL&IC epey eleştirilmişti. Keza War Horse da öyle. Bu film de fazlasıyla abartılmış gibime geliyor. Ödülleri silip süperecek kadar kaliteli değil(miş) ne yazık ki. Hikaye bildik, yani klişe. Gene de Payne bu hikayeyi kendi sinemasıyla yoğurmayı başarmış ve ortaya sıcak, yer yer duygulandıran, başka birisinin elinde fazlasıyla sıkıcı olabilecekken kendisinin elinde bazı anlarda eğlenceli olan ama sıkıcı olmayan, düşündüren bir film çıkmış. İlişkiler üzerine, aile üzerine başarılı bir film. Yılın etkileyici işlerinden. Ama o kadar. Bir başyapıt ya da klasik değil. İkinci kere izleyebileceğim bir film de değil.
Diğer filmlerle karşılaştırdığımda özellikle The Artist’ten ödülleri daha çok hak ettiğini düşünüyorum. En azından “ödül alayım, Hollywood’a yaltaklanayım” gibi bir amaç yok. O yüzden Oscarları The Artist’in alacak olması daha da üzüyor. The Descendants ödülü diğer adaylardan daha çok hak ediyor bence. The Artist, War Horse, Midnight in Paris, EL&IC’nin ödülü hak ettiklerini düşünmüyorum. Geriye Moneyball, The Tree of Life ve Hugo kalıyor. Hugo’yu daha çok sevsem de ödülü Descendants kadar hak ettiğini düşünmüyorum. Keza The Tree of Life’ın da. Moneyball ile yarışmalıydı. The Artist’le değil. Oscarlarla ilgili son olarak şunu söylemeliyim: Bu seneki adayların çoğu ödüllük değiller. Descendants da öyle. Ama karşılaştırınca bu filmin almasını isterim.
George Clooney oldukça iyiydi. Sağlam bir performans sergilemiş. Başarısını devam ettiriyor. Kamera arkasında yılın en etkileyici filmlerinden The Ides of March’la yönetmenlik başarısını devam ettirirken kamera önünde Descendants’la devam ettirmiş. Helal olsun. Aynı sene iki filmde oynayıp, birisinde oldukça iyi performans ortaya koyup, diğerinde kamera arkasında ödüllük bir iş çıkartması tek kelimeyle takdire şayan. Ama buradaki performansı kesinlikle kariyerinin en iyi performansı değil. Ben de Umur gibi Up in the Air’daki performansını daha çok sevmiştim. Ödülleri daha çok hak edenlerse Brad Pitt (gerçi benim George için düşündüklerimi Pitt için düşünenler var, olabilir, gayet normal, herkes aynı fikirde olacak diye bir şey yok) ve Jean Dujardin. Gene de ödülleri toplaması üzmüyor. Dediğim gibi hak ediyor ödülleri. Lakin Pitt’in de ödüllenmesi, daha doğrusu Oscarlanmasını isterdim. İki yıl sonra kariyerini (oyunculuğu) bitirirse Oscarsız kaliteli oyuncular arasındaki yerini de almış olacak.
Shailene Woodley de sağlam bir ilk performans ortaya koymuş. Geçen sene iki genç oyuncuyu aday gösteren Akademi bu sene Woodley’i gösterip gençleri desteklemeye devam edebilirdi. Gerçi Jennifer Lawrence’ın geçen seneki performansı, Woodley’inkinden çok daha kaliteli ve başarılı. Woodley özellikle başlarda (ve bu sahneler arasında özellikle havuzda) oldukça iyi rol kesiyor. Sonra ne yazık ki performansı, rolü de azaldığından düşüyor, sıradanlaşıyor. Yani öyle aman aman bir performans yok. Gene de desteklenmesi iyi oldu. Böylelikle yapımcılar onun da farkına varırlar ve ilerleyen yıllarda kaliteli filmlerde izlemeye devam edebiliriz. Yetenekli olduğu belli oluyor.
Son kertede film bence izlenmeli. Yılın iyi işlerinden bir tanesi. Özellikle benim gibi baba-kızı arasındaki ilişkileri anlatan aile filmler seviliyorsa tatmin etme ihtimali vardır. Ama iki saatlik süresinden ve çok şey olmayan ama aslında çok şey olan havası yüzünden bazılarını sıkabilir.