• Oy Verin!
  • Adaylar
  • En İyiler
  • Oscar Boy Ödülleri
  • Readers’ Choice Ödülleri
  • İletişim

Oscar Boy

~ 4. The Lord of the Rings: The Return of the King (2003)

Oscar Boy

Category Archives: Eleştiri

J. Edgar

16 Perşembe Şub 2012

Posted by Umur Çağın Taş in Eleştiri

≈ 8 Yorum

Etiketler

Clint Eastwood, Dustin Lance Black, Ed Westwick, J. Edgar, Josh Lucas, Judi Dench, Leonardo DiCaprio, Naomi Watts, Tom Stern

Öncelikle satırlarıma Titanic‘i hayranlıkla izlemiş biri olduğumu söyleyerek başlamak istiyorum. Böylece Kate Winslet ve Leonardo DiCaprio‘ya ne yaparlarsa yapsınlar kötü diyemememin sebebi de anlaşılır. Yalnız özellikle Leo cephesinden artık yavaştan şikayet etmeye başladım. Çok genç yaşta What’s Eating Gilbert Grape ile ilk Oscar adaylığını alan Leo son 10 yılını hakikaten Oscarlık filmlere harcadı. Martin Scorsese ile olan ortaklıkları dışında çalıştığı yönetmenlere şöyle bir bakın: Edward Zwick, Ridley Scott, Sam Mendes ve Christopher Nolan. Şimdi de bir Clint Eastwood filminde karşımıza çıkıyor. Tabiki de buna söyleyecek bir şeyim yok. Ama dediğim gibi son 10 yılını hiç risk almadan geçirdi DiCaprio. Hep büyük projeler, hep büyük yönetmenler, hep “Ben buradayım!” diye bağıran senaryolar. The Beach‘den beri bir kez olsun yeni yolundan çıkmadı. Gelecek sene oynayacağı Tarantino filmi için de heyecanlanmamın sebebi bu. Çünkü sonunda o kafayı yemiş adamı bırakacak, dönem filmlerinden sıyrılacak ve bambaşka bir karakteri canlandıracak. Ödülü alır mı bilinmez ama eğer Tarantino biraz olsun Akademi canlısı bir iş çıkarırsa (Inglourious Basterds kadar olsa da yeter) DiCaprio‘ya gün doğar. Tabi ben onu her daim izlemeye hazırım. Gri takımlarını, boğucu renklerdeki gömleklerini çıkarmadan dönem filmlerinde oynamaya devam edebilir, hiç problem değil.

J. Edgar‘a gelirsek… Clint Eastwood, Invictus‘dan sonra yeni bir biyografiye daha imza atmış. Bu sefer merkezde 48 sene boyunca aralıksız bir şekilde FBI’a hizmet eden J. Edgar Hoover var. Hikayesinden haberdar mısınız bilmem. Ben kısaca FBI’a şu anki kimliğini kazandıran, ama bir dönemde komplo teorileri ve “özel dosyaları” sebebiyle epey eleştirilen bir adam olduğunu söyleyeyim. Öyle ki Hoover‘ın Marilyn Monroe‘nun bir ajan olduğunu iddia eden dosyası olduğu bile söylenir.

Milk ile ilk Oscar’ını alan Dustin Lance Black yazmış J. Edgar‘ın senaryosunu. İki film arasında senaryo anlamındaki benzerlikler neredeyse sınırsız. Milk‘i izlemiş herhangi bir insan eminim J. Edgar‘dan da hikaye anlamında aynı tadı alacaktır. Bu arada Hoover‘ın da gay olduğunu ekleyeyim. Oscarlı senarist Black‘e dönersek… J. Edgar‘daki kopukluğun ondan mı, filmin kurgusundan mı, yoksa son dönemde iyice karanlıklaşan Tom Stern sinematografisinden mi kaynaklandığını ben çözemedim. Lakin filmin hikaye olarak kendini tekrar ettiğini de düşünmeden edemiyorum. Tabi bu Dustin Lance Black‘in Hoover‘ı sıradan bir adammış gibi anlatma isteğinden de kaynaklanıyor olabilir. Tek hoşuma giden detay aşk mevzusunun filmin önüne geçmemesi oldu. Bu da filmden olan beklentimden kaynaklı sanırım.

SAG ve Altın Küre’den adaylık alan ama Akademi’nin yüz vermediği Leonardo DiCaprio için söyleyebileceğim tek şey kendini tekrar ettiği. Ben filmi izlerken kimi sahnelerde Shutter Island’daki Teddy’nin, The Aviator‘daki Howard Hughes’un tadını aldım. Belki Leo‘ya yabancı olan bir izleyici kendisine hayran kalabilir, ama benim gibi yakından takip edenlerin J. Edgar‘daki performansından memnun kalabileceğini düşünmüyorum. Tabi bir de şu makyaj mevzusu var. Hala ağır makyaj altında yapılan oyunculuklarla yıldızım barışmadı. Bu yıl aynı tepkiyi Meryl Streep‘e de verdim. Böylesine makyajların altındaki oyunculuğun doğru değerlendirilebileceğine inanmıyorum. Neyse ki Leo geriye kalan sahnelerde kendisinden bekleneni veriyordu. Ama diyorum ya, bir tekrar mevzu bahis.

J. Edgar Hoover’ın sevdiği adam olarak ise Armie Hammer‘ı izliyoruz. Bu arada o da SAG’den adaylık aldı. Ama işte burada söze girmek lazım. Çünkü Hammer bu filmde kılını dahi kıpırdatmıyor. Hangi akla hizmet aday edildiğini anlayamadım. Hatta oldukça naif olabilecek bir ilişki, Hammer‘ın uyumsuzluğu sebebiyle iticileşiyor ve filmin samimiyetinden çok şey alıp götürüyor. Naomi Watts karşımıza çıkan isimlerden bir diğeri. Onun da Hammer gibi filmin pasif kalan isimlerinden biri olduğunu söyleyebilirim. Judi Dench‘e gelirsek… Yaşayan en iyi oyuncu demem yeterli olur sanırım. Bugüne kadar tek bir kez bile kötü performansını izlemediğimiz bir duayen. Keşke birileri onun için de ikinci Oscar kampanyası yapsa. Son olarak Josh Lucas ile Ed Westwick‘in de isimlerini anmak istiyorum. Lucas‘ı oldum olası sevdiğim için burada da görmekten memnun oldum. Gossip Girl fanlarının Chuck Bass olarak tanıdığı Westwick‘in ise kısacık bir rolü var. Filmi izleyecek olursanız lütfen her cümlesinde elleriyle yaptığı harekete dikkate edin. Yeteneksizin sözlük karşılığı kendisi.

J. Edgar için söylenebilecek çok şey var. İlk olarak Tom Stern‘ün geçmişe dönüşle doğru orantılı olarak filmi karanlıklaştırmasından fena halde sıkıldığımı söylemek istiyorum. Clint Eastwood‘un da filmlerinin müziklerini yapmaktan vazgeçmesi gerekiyor, çünkü hepsi birbirine benzemekte. Leo‘nunki haricinde tüm oyuncuların makyajı çok kötü olmuş. Armie Hammer‘ın yaşlandırılmış versiyonu The English Patient‘daki Ralph Fiennes‘i hatırlatıyor. Ama bunları bir kenara atarsam yönetmenin evvelki filmi Invictus‘dan ne eksiği, ne de fazlası var. O yüzden notlarını eşit tutacağım.

[C+]

Paylaş:

  • More

Extremely Loud & Incredibly Close

11 Cumartesi Şub 2012

Posted by Umur Çağın Taş in Eleştiri

≈ 9 Yorum

Etiketler

Eric Roth, Extremely Loud & Incredibly Close, Jeffrey Wright, John Goodman, Jonathan Safran Foer, Max von Sydow, Sandra Bullock, Stephen Daldry, Thomas Horn, Tom Hanks, Viola Davis

2011′in filmlerini yavaştan bitiriyoruz artık farkındaysanız. Zaten emin olun Oscar’dan sonra artık yeni şeyler izlemeye başlamak isteyecek ve birkaç güne kalmadan 2011 için yaptığımız muhabbetleri de unutacaksanız. Ki zaten ben adaylar açıklandığından beri geçtiğimiz yıla olan ilgimi kaybetmiş durumdayım. Belki Oscar Boy Ödülleri’nin adaylarını açıkladığımda oylamayla beraber tekrardan çene çalabilirim. Konumuza geri dönersek… Evet, 2011 filmleri artık tükenme sınırına yaklaştı. Merak ettiklerim arasında J. Edgar ve Young Adult‘dan başka bir film yok. Konuyu Extremely Loud & Incredibly Close‘a getirmek istiyorum asıl. Amerika’da yıl sonunda gösterime giren ve eleştirmenlerden genel olarak kötü tepkiler alan filmle ilgili çok şey yazıp çizildi. Stephen Daldry‘nin düşüş yaşadığı da söylendi, filmin duygu sömürüsü olduğu da, hiçbir ödüle aday olamadığı için Akademi’nin ilgilenmeyeceği de… Peki ne oldu? Extremely Loud & Incredibly Close hem En İyi Film, hem de En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu adaylığı alarak hepimizi şaşırttı. Filmi sonunda izlemiş biri olarak ben de kendi yorumumu katmak istiyorum. O yüzden isterseniz hemen başlayalım.

Akademi’nin en sevdiği yönetmenlerden biri olan Stephen Daldry bundan önce çektiği üç filmle de (Billy Elliot, The Hours ve The Reader) Oscar radarına yakalanmıştı. Daldry ile ilgili genel kanı ilk iki filminin çok iyi olduğu, son iki filminin ise hayal kırıklığı yarattığı yönünde. Ben de The Dark Knight‘ın yerini kapan The Reader‘a kızgın olsam da açıkçası film için kötü diyemiyorum. Hatta The Reader‘la ilgili olarak beğendiğim o kadar çok detay var ki şimdi filmi sevmiyorum dersem çok büyük yalan olur.

Daldry‘nin bu son iki filminde kendini fazlasıyla hissettiren bir duygu sömürüsü mevcut. Daha doğrusu insanlar böyle adlandırıyorlar filmlerinin duygusallığını. Lakin bu beni Steven Spielberg‘in War Horse‘u kadar rahatsız eden bir sömürü olmadı. Hatta Extremely Loud & Incredibly Close için çok net bir şekilde yılın en iyilerinden biri diyebilirim. En İyi Film adaylığıyla ilgili hiç sorunum yok. Evet orada olmayı hak eden filmler vardı ama Extremely Loud & Incredibly Close‘a gelene kadar eleştirilmesi gereken rahat 4 film sayabilirim sizlere.

Filme geri dönersek… Extremely Loud & Incredibly Close, Jonathan Safran Foer‘ın aynı adlı romanından beyazperdeye uyarlandı. Oscarlı senarist Eric Roth‘un uyarladığı hikaye dokuz yaşındaki bir çocuğun etrafında dönüyor. 11 Eylül saldırılarında babasını kaybeden Oskar’ın tesadüf eseri bulduğu bir anahtarın izini sürmesi anlatılmakta. Ve burada Hugo hayranlarını kızdırabilecek olsam da anahtar hikayesinin sıkıcı olmadığını eklemek istiyorum.

Senaryoyla ilgili pek çok şeye laf söylenebilir esasen. Eleştirecek olduktan sonra çok şey var. Ben bile filmi izlemeden önce 11 Eylül’le ilgili başka bir hikaye izlemek istemediğimi tekrarlayıp duruyordum. Yalnız tüm önyargılarıma rağmen Extremely Loud & Incredibly Close beni o kadar etkiledi ki son 20 dakikasını gözyaşları içerisinde geçirdim. Bu yıl içerisinde beni bu kadar hüzünlendiren başka bir yapım olmadı sanırım. Bunun adı duygu sömürüsü mü? Siz ne derseniz o. Ama tekrar tekrar söylediğim gibi, ben filmi beğendim.

Thomas Horn kesinlikle rahatsız edici bir çocuk. Başrolde onun olması bence filmin en büyük kaybı. Alıştığımda filmin yarısı bitmişti. Zaten bu yıl çocuklar ve köpeklerin başrolde olduğu film furyasına henüz anlam verebilmiş değilim. Yalnız Horn yüzünden filmi harcamak da istemiyorum. Usta aktör Max von Sydow benim filmde en çok beğendiğim performansa sahip. Tek bir kelime dahi etmeden bu kadar etkileyici olabilmesi ancak onun yapabileceği bir şeydi sanırım. Beginners‘daki performansıyla ödülü alması beklenen Christopher Plummer‘a kaybedecek olması dehşet verici. Benim pek ısınamadığım ama bu filmde kesinlikle beğendiğim Sandra Bullock ve zaten filmin başında ölen Tom Hanks, Oskar’ın ailesini canlandırıyor. Ayrıca kısa da olsa Viola Davis, Jeffrey Wright, John Goodman gibi tanıdığımız isimler de çıkıyor karşımıza.

Extremely Loud & Incredibly Close‘un Alexandre Desplat imzalı müziklerinden tutun da kurgusuna kadar bence takdiri hak eden pek çok özelliği var. Her sahnesinde boğazınıza bir düğüm yerleştirmesi de cabası. Çok mu iddialı olacak, insanlar filmi izleyince sürüden ayrılan tek ben mi olacağım bilemem ama sırf son 20 dakikası için bile bu puanı verebilirim. Bu yılın en hisli, en duygusal yapımı karşınızda duruyor benden söylemesi.

[A-]

Paylaş:

  • More

Take Shelter

09 Perşembe Şub 2012

Posted by Umur Çağın Taş in Eleştiri

≈ 6 Yorum

Etiketler

Jeff Nichols, Jessica Chastain, Michael Shannon, Take Shelter

Michael Shannon için ne der ya da ne düşünürsünüz bilmiyorum ama ben Revolutionary Road ile sürpriz bir adaylık aldığından beri daha merakla izliyorum kendisini. Shannon bu sektörün oyuncuları arasında zor gelinen bir yere sahip. Hem karakter oyuncusu olup hem de Akademi tarafından fark edilmek kolay rastlanan bir durum değil. Lakin Shannon‘ın aday olduğu yılda Richard Jenkins ve Melissa Leo‘yu da ilk adaylıklarıyla görmüştük. Yani bir tek ona özel bir durummuş gibi anlatmanın da anlamı yok. Demem o ki, Michael Shannon kendi kulvarındaki aktörler arasında kısa zamanda özel bir yer edindi. Her ne kadar Oscar’a aday olamasa da bu sefer, Take Shelter ile özellikle eleştirmenlerden büyük destek aldı. Bence oylarda altıncının ismine bakılsaydı Michael Shannon‘ı görürdük büyük ihtimalle, onu da ekleyeyim. Geçelim filme…

Take Shelter hakkında nerede okuduğumu hatırlamadığım bir yorum vardı: “M. Night Shyamalan filmlerinin olması gerektiği gibi Take Shelter.” diye. Hakikaten de öyle. Bu yıl gerilimin dozunu en doğru ayarlayan, senaryoda bir an olsun boşluk bırakmayan ve yarattığı atmosferi de oyunculuklarla destekleyerek belki de yılın en iyileri arasına girmeyi hak edenlerden.

Hikaye Curtis adında bir adamın etrafında dönüyor. Gelecekle ilgili kabuslar görmeye başlayan ve kısa zaman sonra gerçek ile rüyaları arasındaki farkı ayırt edemeyen, bu yüzden de uyurken gördüğü herşeyden uyandığında kaçan korkan bir adam Curtis. Bir yanda işitme engelli kızı, bir yanda fedakar eşi dururken Curtis kendi mücadelesini veriyor.

Filmin yönetmeni ve aynı zamanda senaristi olan Jeff Nichols için kariyerinin öncesiyle alakalı olarak yorum yapabilecekler elbet vardır. Ama ben ilk kez bir Jeff Nichols filmi izleme şerefine eriştim. Sonuçtan da fazlasıyla memnun kaldığımı söylemeden edemeyeceğim. İstanbul Bağımsız Filmler Festivali’nde gösterim şansı yakalayacak olan bu yapımın yılın pek çok öne çıkan filminden daha sağlam bir metne ve kesinlikle daha sağlam oyunculuklara sahip olduğu kesin. Yalnız yukarıda da belirttiğim gibi yönetmenin yarattığı buradaki Shyamalan-vari ama kesinlikle ondan kat kat üstün atmosferi es geçmemek gerek.

Michael Shannon kuşkusuz yılın en iyi performanslarından birini sergiliyor. Hele ki erkek oyuncu dalının fakirlik yaşadığı ve ortalama oyunculukların ilk beşe dahil olduğu bir yılda birkaç iyi işten birine sahip kendisi. Keşke Shannon‘ı ikinci adaylığıyla Oscar gecesinde görebilseydik. Filmi baştan sona sırtında taşıdığı inkar edilemez. Bu yıl neredeyse her filmde karşımıza çıkan ve artık sayısını şaşırdığım bir başka rolle arz-ı endam eden Jessica Chastain ismini sayabileceğim diğer isim. Yalnız The Help, Coriolanus, The Tree of Life ve The Debt‘de izlediğim Chastain‘in en iyi performansı burada diyemem.

Take Shelter dediğim gibi iyi bir film. Her şeyi bir kenara bırakın bu kadar küçük bir bütçeden böylesine başarılı bir yapım çıkması bile insanı mutlu ediyor. Keşke bağımsızlar ve tabiki Michael Shannon gibi yıldız olmasa da tartışılmaz bir yeteneğe sahip olan oyuncular daha çok takdir edilse. Fazla diyecek söz yok. İzlemeniz de yarar var. Karşınızda yılın en iyilerinden biri duruyor.

[A-]

Paylaş:

  • More

Shame

04 Cumartesi Şub 2012

Posted by Umur Çağın Taş in Eleştiri

≈ 3 Yorum

Etiketler

Abi Morgan, Carey Mulligan, Harry Escott, Michael Fassbender, Nicole Beharie, Shame, Steve McQueen

Michael Fassbender‘dan bahsederek başlamak istiyorum söze çünkü Oscar Boy sayfalarında kendisine bugüne kadar çok satır ayırmadım. Hunger ile dikkatleri üzerine çeken Almanya doğumlu yarı İrlandalı aktör Fish Tank ile devam etmiş ve Quentin Tarantino filmi Inglourious Basterds‘da da kısa ama güzel bir performans sergilemişti. Kısa zamanda, hem de büyük filmlerin önemli başrollerinde yer almadan yetenekli aktörler arasına adına yazdırdı. Jonah Hex, Centurion gibi işleri araya sıkıştırmış olsa da asıl olarak bu sene 4 filmle birden karşımıza çıkarak yükselişe geçti. Önce X-Men: First Class‘de bir çizgi roman uyarlamasında da iyi oyunculuk olabileceğini gösterdi. Ardından Cary Fukunaga‘nın modern Jane Eyre yorumunda Mia Wasikowska‘yla beraber başrollerde yer aldı. Filmekimi’nde izleme şansı bulduğum A Dangerous Method‘da ise Keira Knightley‘nin itici performansına rağmen Mortensen ile filmi kurtarmaya çalıştı. Ama tabi asıl mevzu Shame. Çünkü bu yıl eleştirmen birliklerinden en çok ödül alan isim kendisi. Ne ilginçtir ki daha eski kafalı gördüğümüz HFPA’den aldığı adaylığı rağmen ne Oscar’da ne de SAG’de ilk beşe girmeyi başarabildi. Yine de BAFTA ve Critics Choice listelerine görebildik kendisini. Tabi hepimiz filmi izlememiş olmamıza rağmen Fassy‘nin bu hızlı yükselişinin Akademi tarafından görmezden gelinmeyeceğini düşünüyorduk. Yanıldık. Zaten Akademi bu sene bizi yanıltmak için elinden geleni yaptı ya neyse.

Shame bildiğiniz üzere bir seks bağımlısının hikayesi. Brandon adındaki kahramanımız New York’da hayat kadınları, bir gecelik ilişkileri, hatta metroda peşine düştüğü kadınlarla seks hayatının devamlılığını sağlayan bir bağımlı. Kimilerine göre ise sapık. Her anlamda yalnız geçen yaşamından zerre kadar rahatsızlık duymayan Brandon, kızkardeşi Sissy’nin bir anda çıkıp gelmesiyle hiç beklenmedik bir şekilde hayatını sorgulamaya başlıyor ve kim olduğunun farkına varıyor.

Shame, bu yılın en kötü senaryosunu (The Iron Lady‘yi) yazan Abi Morgan‘ın filmin yönetmeni Steve McQueen ile yazdığı bir yapım ve bunu hiç çekinmeden söyleyeceğim, bence yılın en sorunlu senaryolarından da biri. Hikayede o kadar çok soru işareti, o kadar çok boşluk var ki bir noktadan sonra filmden kopmadan edemiyorsunuz. Filmin cüretkarlığını bir kenara atıp işin özüne baktığınızda tüm gücünü oyunculuklardan olan ve senaryo anlamında fazla bir şey vaat etmeyen bir yapım olmuş.

Steve McQueen‘in yönetmenliği yılın ilk beşine olmasa bile, ilk onunda olmayı hak ediyor. McQueen‘in Hunger‘dan sonra zaten kötü bir şey yapmasını beklemiyordum. Lakin Shame‘i bir bütün olarak elekten geçirdiğimde de pek çok parçasının hayal kırıklığını yarattığını düşünüyorum. Evet kesinlikle bir filmi iki yarıya bölerek konuşmak yanlış. Ama eğer o ikinci yarı olmasa pek ala Shame‘i yılın hayal kırıklıkları arasına ekleyebilirdim. Hatta sadece son 20 dakika bile diyebilirim.

Michael Fassbender için olağanüstü yorumu yapamayacağım çok eleştirmen gibi. Bence tıpkı George Clooney ve Gary Oldman gibi bütünde değil de sadece belirli sahnelerde iyi Fassbender. Kendiyle hesaplaşmaya başladıktan sonra sunduğu Brandon Sullivan portresi takdire şayan. Ama o da yukarıda da belirttiğim gibi sadece filmin son 20 dakikasında karşımıza çıkıyor. Carey Mulligan ise kuşkusuz yılın en iyi performanslarından birini sergilemiş. An Education‘daki tatlı kızdan çok daha fazlası olabileceğini daha iyi kanıtlayamazdı diye düşünüyorum. Ben bu kadar başarılı olacağını beklemiyordum açıkçası. Yine sempati oylarımla listeme girecekmiş gibi hissediyordum. Filmi izledikten sonra ise bu senenin yardımcı kadın oyuncu Oscar adaylarının bir kısmından çok daha iyi olduğunu düşünmekteyim. Bir de kayda değer olarak Nicole Beharie‘yi izledik. Yabancı basından çok destek aldı tabi de Mulligan kadar iyi olduğunu iddia edemem.

Shame‘de McQueen‘in şiir gibi anlatımı, Harry Escott‘un aklımı başımdan alan “Brandon“ adındaki bestesi ve sona doğru şaha kalkan performanslar olmasa bence bu kadar konuşmazdık. Seks konusunu sinemada işlemek zor. Hele ki şu an dünyanın geldiği noktada bu kadar cesur olabilirken sınırı yakalamak daha da zor. Ama ben filmin pornografik ve kışkırtıcı yanının hikayeyi yerle bir ettiğini düşünüyorum. Kurgusundan kostümlerine kadar 21. yüzyılın ruhunu yakalamış olsa da bir Last Tango in Paris karşılaştırması yapmak anlamsız. Yalnız bu kadar yerdikten sonra puanımı da fazla bulabilirsiniz. Bunu da filmden çok daha fazlasını beklediğimi ve beklentilerimin büyük bir kısmını karşılayamadığımını ekleyerek açıklayabilirim.

[B]

Paylaş:

  • More

Happy Feet Two

02 Perşembe Şub 2012

Posted by Umur Çağın Taş in Eleştiri

≈ Yorum yapın

Etiketler

Anthony LaPaglia, Brad Pitt, Elijah Wood, Gary Eck, George Miller, Hank Azaria, Happy Feet Two, Hugo Weaving, Matt Damon, Paul Livingston, Robin Williams, Sofia Vergara, Warren Coleman

Artık bu senenin animasyonlarından konuşmaktan o derece sıkıldım ki izlediğim animasyonların eleştirilerini yazarken nasıl başlasam diye günlerce düşünüyorum. Happy Feet Two‘yu izleyeli de bir haftadan fazla oldu ve hala ne desem de konuya girsem diye düşünüyorum. Sadece aklıma Happy Feet‘in ilk filmi geliyor. Biliyorum ilk filmle ikincinin arasında sadece 5 sene var ama açıkçası çok da şey hatırlamıyorum. Birkaç sahne ve birkaç karakter dışında aklımda kalan tek şey Happy Feet‘in ilk filmini gerçekten sevdiğim. O yüzden de ikinciyi izlerken büyük bir beklenti içerisindeydim. Hatta ikincinin yapıldığını duyduğumda da epey heyecanlanmıştım. Peki ne oldu? Yıllardır gördüğüm en kötü animasyonu izlemiş oldum. Happy Feet Two animasyon kategorisinin Oscar finalistleri arasında en zayıf halka.

İlk filmin yönetmenleri arasında yer alan George Miller bu sefer tek başına işin başına oturmuş. Kariyerinde Mad Max, Babe: Pig in the City gibi filmler barındıran Miller‘ın ticari bir beklentisi olduğunu düşünmüyorum filmden. Çünkü Happy Feet Two çok kabaca bir anlatıma sahip, çocuklara ders vermeye yönelik, sıradan mı sıradan bir animasyon olmuş. İlk filmin orijinalliğinden tek bir parça taşımadığı gibi tüm büyüyü de yerle bir ediyor.

Senarist ekip oldukça kalabalık. George Miller, Gary Eck, Warren Coleman, Paul Livingston… Bu arada hikayeyi de hemen kısaca özetleyelim. Elijah Wood‘un seslendirdiği Mumble artık büyümüş, kendisine bir eş bulmuş ve baba olmuş. Oğlunun adı da Erik. Ne ilginçtir ki Erik’i bir kız çocuk seslendiriyor. Neyse. Erik bir penguen olarak yeteneklerini, “kendi”ni keşfededursun bir yandan da buzların erimesiyle mahvolan penguenlerin hayatlarını izliyoruz. Ama aklınıza gelebilecek en klişe şeylerle, en 90lar’dan kalma numaralarla, en ucuz televizyon çizgi filmleri hikayeleriyle…

Herşeye rağmen olağanüstü bir seslendirme kadrosu var Happy Feet Two‘da. Brad Pitt ve Matt Damon her sahnede güldürüyor. Robin Williams ve Sofia Vergara da çok iyi bir çift olmuşlar. Pink ile Common filmin şarkıcı kontenjanında yer alanlar. Ayrıca Hugo Weaving, Hank Azaria, Anthony LaPaglia da mevcut kadroda. Yukarıda söylediğim gibi Elijah Wood da yine Mumble’ı seslendirmiş. İlkini orijinal haliyle mi izlediniz bilmiyorum ama sırf Robin Williams‘ın sesi için, ki kendisini pek sevmem, dublajlı izlemeyin derim.

Happy Feet Two bir efsanenin nasıl rezil edilebileceğinin en büyük kanıtı. Yetişkinlere uygun animasyonlarla hiç mi hiç alakası yok. Kötü bir çocuk filmi. 10 sene önce izleseydik belki sevebilirdik ama şu an hiç şansı yok.

[D]

Paylaş:

  • More

The Divine Lady

02 Perşembe Şub 2012

Posted by Umur Çağın Taş in Eleştiri, Oscar Maratonu

≈ 2 Yorum

Etiketler

Corinne Griffith, E. Barrington, Frank Lloyd, H.B. Warner, Ian Keith, Marie Dressler, Oscar Maratonu, The Divine Lady, Victor Varconi

Oscar Maratonu’na eskisi kadar önem vermiyormuş gibi gözüksem de durum tamamen bu senenin yarışına odaklanmamla alakalı. Ama artık adaylar açıklandığına ve ben de 2011 filmlerini izlemeyi az çok bitirdiğime göre tekrar yönetmen maratonumuza geri dönüş yapabiliriz. The Divine Lady ile beraber son 6 film olduğu için bir haftaya kalmaz En İyi Yönetmen Oscar’ı olan filmleri de bitirmiş olurum diye düşünüyorum. Daha sonrasında neler yapacağımı ise anlatacağım. Ama yeni planım için 84. Akademi Ödülleri’nin sona ermesini beklemeniz gerek. Şimdi geçelim tarihte En İyi Yönetmen Oscar’ı alan ikinci ve son sessiz filme. Tabi bu sene Michel Hazanavicius ödülü alırsa işler değişir.

The Divine Lady bizim Türk filmlerinde çok aşina olduğumuz bir konuya sahip. Eve hizmetçi olan gelen kıza evin beyi aşık olur. Daha sonra kız dersler alır, kendini geliştirir ve bir leydiye dönüşüyor. Lakin The Divine Lady‘nin Türk filmlerinden farkı iki aşığımızın bir türlü kavuşamaması ve sürekli hasret temalı sahneler izlememiz.

2 Oscar’ı olan yönetmen Frank Lloyd benim işlerinin pek de taraftarı olmadığım bir isim. Ne Cavalcade ne de Mutiny on the Bounty‘yi sevebildiğim için Lloyd‘a da hala alışabilmiş değilim. The Divine Lady filminde de yönetmenin ağırlığını hissediyorsunuz. Özellikle daha önceki işlerini izlemiş olanlar bence pek ala The Divine Lady‘yi hiçbir şey bilmeden izlese kim olduğunu tahmin edebilirler. Yine o boğuk atmosfer, yine yorucu bir hikaye anlatımı, yine aynı dönemin insanları.

E. Barrington‘ın The Divine Lady: A Romance of Nelson and Emma Hamilton adlı romanından uyarlanan filmde Corinne Griffith oldukça başarılı bir performans sergilemiş. Sessiz filmlerde bu kadar hisli oynayan ve seyirciye de tüm duyguları yaşatan oyunculara saygım sonsuz. Yalnız Griffith‘in aksine bu aşkın diğer kahramanı Victor Varconi bana sıkıcı ve monoton geldi. Ki bu da dönemin aktörlerinin en doğru tanımı. H.B. Warner, Ian Keith ve efsane aktris Marie Dressler, The Divine Lady‘de göze çarpan diğer isimler.

Sessiz filmlere artık alışmış olmama rağmen The Divine Lady bence sırf Frank Lloyd‘un ismi sebebiyle aday olmuş bir yapım. Ki bu isme aynı zamanda Oscar da gitmiş. Hiçbir işinin taraftarı olmadığım gibi The Divine Lady‘nin de olamadım. Ekleyecek başka bir şey de yok sanırım. Ortada doğru düzgün bir sebep olmamasına rağmen filme bağlanamamak bazen yetiyor.

[C+]

Oscar Karnesi
*En İyi Yönetmen
En İyi Görüntü Yönetmeni

Paylaş:

  • More

Arthur Christmas

28 Cumartesi Oca 2012

Posted by Umur Çağın Taş in Eleştiri

≈ 4 Yorum

Etiketler

Andy Serkis, Arthur Christmas, Barry Cook, Bill Nighy, Dominic West, Eva Longoria, Hugh Laurie, Imelda Staunton, James McAvoy, Jim Broadbent, Joan Cusack, Laura Linney, Peter Baynham, Robbie Coltrane, Sarah Smith, Tamsin Greig

Her sene Aralık ayının başında Noel ruhuna kendimi kaptırmak gibi bir huyum var. 25 gün boyunca dünyanın en mutlu insanına dönüşüyorum. Noel şarkıları, Noel yemekleri, Noel ağacı ve kaçınılmaz olarak Noel filmleriyle yılın en sevdiğim ayı oldukça şenlikli geçiyor. Yalnız bu sene bilgisayarımla o kadar çok problem yaşadım ki o ruha kendimi kaptırmak için ne bir film izleyebildim, ne de tek bir Christmas şarkısı dinleyebildim. Halbuki Love, Actually izlemediğim bir Noel zamanı benim için söz konusu olamaz. Arthur Christmas da bu yıl kaçırdığım Noel filmleri arasındaydı. Artık vizyonda animasyonları sadece dublajlı oynatmalarının da etkisi bu tabi. Yoksa sinemada da yakalayabilirdim. Adından anlaşılacağı üzere Christmas üzerine olan animasyon bu yılın Oscar yarışçıları arasındaydı ama ne yazık ki aday olamadı. Yıl sonu değerlendirmelerime eleştirisini yazmadığım filmleri dahil etmediğim için gelin Arthur Christmas‘ı da aradan çıkaralım.

Kung Fu Panda 2 gibi kadın bir yönetmeni var Arthur Christmas‘ın da: Sarah Smith. Yalnız Smith‘e yönetmen koltuğunda sektörde adını hiç duymadığımız bir isim, Barry Cook da eşlik etmiş. Bu yıl Pixar’ın yokluğunu net bir şekilde hissetsek de bu boşlukta zirveye ortak olabilecek bir yapım Arthur Christmas aslında. Akademi’nin aday etmemesine şaşırdım.

Peter Baynham ve filmin yönetmeni Sarah Smith tarafından yazılan senaryo Noel Baba’nın ailesinin Christmas’daki hummalı çalışmasını anlatıyor. Bu çalışma sırasında Noel Baba’nın küçük oğlu Arthur, çocuklardan birinin hediyesinin gönderilmediğinin farkına varıyor ve kendine bir misyon ediniyor. Ardından yılın en orijinal karakterleriyle dolu bu ailenin ayrı ayrı mücadelelerini izliyor ve en sonunda da doğal olarak gözyaşlarına boğuluyoruz.

Seslendirme kadrosu sayısız tanıdık isimle dolu. James McAvoy, Hugh Laurie, Bill Nighy, Jim Broadbent, Imelda Staunton, Laura Linney, Eva Longoria, Robbie Coltrane, Joan Cusack, Andy Serkis, Dominic West hatta yakalayabilen varsa Tamsin Greig bile mevcut filmde. Yılın İngiliz yapımı animasyonlarından olmasının yanı sıra aynı zamanda eşine benzerine kolay kolay rastlanmayacak zengin bir seslendirme kadrosu da mevcut gördüğünüz üzere.

Arthur Christmas‘da beğenmediğim pek bir şey yok aslına bakarsanız. Dediğim gibi yılın en iyi animasyonlarından biri olmasına rağmen sadece senaryo konusunda kimi zaman sıkıntılar çektiğini düşünüyorum. Sanki esprisi bol olan pek çok konu kendi haline bırakılıp, çok klişe şeylere el atılmış gibi geldi. Belki de adaylık kaybetmesinin sebebi de budur, bilemeyeceğim. Yine de keyifliydi. İzlerken tek bir anında bile sıkılmadım. Noel fikrini insanlara zorla aşılamaya çalışıyorlar diye haykıradabilirsiniz tabi, keyfiniz bilir. Ama ben gelecek Aralık’da yine Noel’le haşır neşir olmaya hazırım.

[B]

Paylaş:

  • More

7th Heaven

27 Cuma Oca 2012

Posted by Umur Çağın Taş in Eleştiri, Oscar Maratonu

≈ Yorum yapın

Etiketler

7th Heaven, Austin Strong, Benjamin Glazer, Charles Farrell, Frank Borzage, Janet Gaynor, Oscar Maratonu

Bu yıl The Artist Oscar’ı alacak mı almayacak mı tartışmaları yaşanmaya devam ederken ben de sessiz film kültürüme yeni yeni yapımlar eklemeye devam ediyorum. En İyi Film maratonuna başladığımda ilk kez Wings ile bir sessiz filmi başından sonuna kadar izlemiş oldum. Ardından Filmekimi’nde The Artist geldi. Şimdi de En İyi Yönetmen maratonu için 7th Heaven ile devam ediyorum. İlerleyen günlerde de The Divine Lady‘den bahsedeceğim hatta. Sessiz film döneminde gözünüze ilk çarpan şey oyuncuların ne kadar abartılı performanslar sergilediği oluyor tabiki de. Seslerini duyma imkanımız olmadığı için duygularını ifade edebilmek adına ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar. Şimdilerde kaşını kaldırmadan oynayan beyazperdeyi işgal eden sözde oyuncular sessiz film zamanlarında asla iş bulamazlarmış anlayacağınız. Gelelim ilk Oscarlar’da 3 ödül birden alan 7th Heaven‘a…

1927 tarihli bu film, zamanının en önemli yönetmenlerinden Frank Borzage‘a ait. Borzage sessiz film döneminde çok önemli yapımları birbiri ardına sıralayıp kendine çok önemli bir yer edinmiş Hollywood’da. Beyazperdede sesin bulunmasıyla da bocalamadan kariyerine devam etmiş. Ona tarihteki ilk En İyi Yönetmen Oscar’ını getiren 7th Heaven da kariyerinde yer alan umutsuz aşk hikayelerinden bir diğeri.

Austin Strong‘un oyunundan Benjamin Glazer tarafından senaryolaştırılan 7th Heaven tesadüf eseri tanışan iki insanın aşkını anlatıyor. Biri kanalizasyonlarda çalışıp sokak temizleyicisi olmak isteyen Chico, diğeri ise ablasının dayaklarından bıkmış usanmış fakir bir kız Diane. Oldukça umutsuz bir hikaye aslına bakarsanız. Ama Borzage‘ın tüm bu sıkıntılar içerisinde dahi aşkı bulmak konusundaki tecrübesi 7th Heaven‘ı özel bir klasik haline getiriyor.

O yıl birkaç rolüyle birden Oscar alan Janet Gaynor sinemanın dev aktrislerinden. Gaynor sesini hiç duyamasak da ifadeleriyle bize hissettiklerini yaşatıyor. Chico rolündeki Charles Farrell da aday olamamasına rağmen bence başarılı bir performans sergilemiş. Ve o yıl En İyi Film seçilen Wings‘i de düşününce keşke 7th Heaven alsaymış diye düşünmeden edemedim. Bu arada aday olmuş sanat yönetimi da hakikaten şahane. Genelde film Chico’nun dairesinde geçiyor ama 1927 gibi bir tarih için bol metaforlu bir set dekorasyonu kolay rastlanabilecek şeylerden değil.

7th Heaven‘ı beğenmemin yanı sıra, Borzage‘ı daha yakından tanımak adına izlenmesi gerektiğini düşünüyorum. Hem tatlı, hem engellerle dolu, hem de beklediğinizden çok çok daha fazlasını verecek, hissettirecek bir yapım. Hazır The Artist, Oscar’a koşarken oturup izlemenizde yarar var.

[A]

Oscar Karnesi
En İyi Film
*En İyi Yönetmen
*En İyi Kadın Oyuncu (Janet Gaynor)
*En İyi Uyarlama Senaryo
En İyi Sanat Yönetimi

Paylaş:

  • More

Puss in Boots

25 Çarşamba Oca 2012

Posted by Umur Çağın Taş in Eleştiri

≈ Yorum yapın

Etiketler

Antonio Banderas, Billy Bob Thornton, Chris Miller, Guillermo Del Toro, Puss in Boots, Salma Hayek, Zach Galifianakis

Dün Oscar adayları açıklandıktan sonra hepimiz kendimize göre yorumlarımızı yapıp kenara çekildik. Ben asıl fikirlerimi toparlayıp yarın Oscar Sohbetleri’nde anlatmayı düşünüyorum. Bunu bırakıp adaylara gelirsek… Kısalar haricinde eğer belgeselleri de dahil ederseniz 21 dalda 46 film aday olmuş. Ben bunlardan 33′ünü izledim. Hatta 32 tanesini de yorumlayıp Oscar Boy sayfalarına koydum. Şimdi sırada 33′üncü film var. Aslında daha önceden izlediğim ama eleştirmediğim birkaç şey vardı lakin hazır aday olmuşken Puss in Boots‘u öne alalım istedim. Bu arada animasyon için bu yılın zayıf olduğundan bahsedip durduk ama ben animasyon dalındaki adayların beşini de sevdiğimi fark ettim. Özellikle Chico & Rita için çok sevindim ki bence bu yılın en iyi animasyonuydu. Tabi gözlerimiz Arthur Christmas‘ı da aramadı değil. Onun eleştirisini de önümüzdeki günlere saklıyorum. Şimdi Puss in Boots‘a dönelim.

Puss in Boots, Shrek‘de tanıştığımız bir karakterin spin-up’ı. Yani bir filmde ya da dizide tanıdığınız karakterin bağımsız olarak başka bir filmde ya da dizide yer alması anlamına geliyor spin-up. Friends‘den Joey, Cheers‘dan Frasier gibi düşünün. Antonio Banderas‘ın harika seslendirmesiyle ve şahsına münhasır bir kedi olması sebebiyle belleklerimizde yer edinen Puss in Boots‘un bağımsız macerası da en az Shrek kadar eğlenceli ve keyifli olmuş.

Daha önceden Shrek‘in üçüncü filmini yöneten aynı zamanda serinin farklı filmlerinde hem seslendirmede hem de senaryoda görev alan Chris Miller var filmin başında. Zaten ekibin benzer olması sebebiyle Puss in Boots‘dan çoğu zaman Shrek‘in havasını alıyorsunuz. Özellikle yaratılan ortamları ben çok benzettim. Sanki bir yerden Shrek ve Prenses Fiona çıkacakmış gibi.

Senarist ekipte American Pie‘dan tutun da Johnny English‘e kadar, hatta How to Train Your Dragon‘u yazmış isimlere rastlamak mümkün. Konu ise Puss in Boots‘un çocukluk arkadaşı Humpty Dumpty ile arasında gelişiyor. Birbirine düşman olan bu iki dostun çocukluktaki hayalleri için tekrardan bir araya gelişine tanık oluyoruz. Oldukça sade, Dreamworks’ün animasyonlarının alıştığımız havasında ve yaratıcılığın hat safhada olduğu bir animasyon kısacası. O masalsı hava filmin her ayrıntısına işlemiş.

Seslendirme kadrosu inanılmaz başarılı. Antonio Banderas ve Salma Hayek‘in seslerini duymak için bile Türkçe dublajsız bir kaydını izlemenizi öneririm. Zach Galifianakis, Billy Bob Thornton, ünlü yönetmen Guillermo del Toro filmde çalışan diğer ünlüler. Hep söylüyorum animasyonlar orijinal seslendirmeleriyle güzel diye. Keşke Türkiye’de de animasyonları gösterime sokarken çocuklar haricinde de bu filmleri izleyen olduğunu hatırlayıp dublajsız gösterime soksalar.

Puss in Boots çok keyifli bir film olmuş bana kalırsa. Yılın en iyi animasyonlarından biri ki Oscar adaylığıyla da bunu tescillemiş oldu. Yeni maceralarını yapacaklarsa, ben izlemeye varım.

[B]

Paylaş:

  • More

Weekend

20 Cuma Oca 2012

Posted by Umur Çağın Taş in Eleştiri

≈ 3 Yorum

Etiketler

Andrew Haigh, Chris New, Tom Cullen, Weekend

Konuyu nereden başlayacağımı bilemediğim anlardan birindeyim yine. Filmimizin karakterleri eşcinsel olduğu için oradan girmek lazım sanırım eleştiriye. 21. yüzyılda hala homofobi denilen şeyin var olduğuna inanmak istemiyor insan. Bana bir nevi ırkçılık gibi geliyor bu nefret. Düşünün, Ang Lee‘nin Brokeback Mountain‘ı bir kısım insan tarafından hala “iki gay kovboy” olarak basitçe yorumlanıyor. Festival izleyicisi Beginners‘da Christopher Plummer‘ın gay olduğunu söylediği sahnelerde kahkalarla gülüyor. Bu bastırılmışlık, cahillik nerede sonlanacak bilemiyorum. Üstelik bu konuya sadece homofobi yanından da bakmamak lazım. Tiyatrodaki en basit bel altı espride koltuğundan düşen insanlarla aynı ülkede yaşıyoruz. Homofobiye gelmeden sıfırdan problemlerin halledilmesi gerek sanırım. Belki bir gün biz de kendi ülkemizde özgürlüğe kavuşuruz. Şimdilik hayal gibi duruyor ya neyse. Yine yazıma kötü bir başlangıç yaptım farkındayım. Bazen insan çok şey söylemek istediğinde cümleleri toparlayamıyor. O yüzden iyisi mi Weekend‘e geçeyim de biraz konu dağılsın.

Weekend bu yılın adı duyulmamış yapımlarından. Ama filmi izleyen her eleştirmenden tam not aldı ve özellikle İngiltere’de kendince sesini duyurdu. Hikayemiz bir gay barda tanışan Russell’la Glen üzerine. Başta tek gecelik bir ilişki yaşamak isterken, iki kahramanımız çok daha farklı bir ilişkiye doğru yelken açıyorlar. Naifliği açısından biraz Les Amours Imaginaires, hikaye açısından da Before Sunrise / Before Sunset arası bir yerlerde.

Filmi hem yönetip hem de kaleme alan Andrew Haigh bu yıl Attack the Block, Submarine gibi çok çok iyi debutlar izlediğimiz İngiliz bağımsızlarına bir başka kaliteli örnek daha eklemiş. Weekend belki konusu sebebiyle bir takım geri kafalıların önyargıyla yaklaşmasına yol açsa da, anlatım açısından çok başarılı. Haigh‘in filminde her şeyin yerli yerinde ve kararında oluşu bence Weekend‘i yılın önde gelen yapımlarından biri haline getiriyor. Yani yönetmenin bundan sonraki işlerini sıkıca takip edeceğimiz kesin.

Kısa ama dolu dolu saatler geçen bu iki adamı Tom Cullen ve Chris New canlandırmış. İkisi de bildiğimiz isimler değil. En azından ben daha önce hiç bir yerde izlemedim. Chris New‘ı da bu yıl tanıştığımız oyuncular arasında üst sıralarda görsem de Weekend‘in asıl hazinesi Tom Cullen. Hala iddialı işlerden Michael Fassbender (Shame), Leonardo DiCaprio (J. Edgar) ve Michael Shannon‘ı (Take Shelter) izleyemedik. Ama şimdilik Cullen‘ın benim için yılın en iyi beş erkek oyuncusundan biri olduğunu söyleyebilirim. Bu da kendisini ne kadar beğendiğimi açıklar zannediyorum. Cullen hiç bir abartıya kaçmadan, inanılmaz bir doğallıkla oynamış. Bu da filmin inandırıcılığına ve tabiki buna bağlı olarak filmin etkileyiciliğine çok şey katmış.

Weekend dediğim gibi çok sade bir hikaye. Önyargılarını yok etmiş izleyiciye bile durgun gelebilir. Lakin ben beğendim. Keşke Cullen‘ın ismini BAFTA’da görebilseydik dedim kendi kendime. Türkiye’de vizyona gireceğini pek sanmasam da eğer bir festivalde gösterilirse kaçırmayın derim.

[B+]

Paylaş:

  • More
← Older posts

♣ 84. Akademi Ödülleri

Tarih: 26 Şubat 2012
Sunucu: Billy Crystal
Prodüktörler: Brian Grazer ve Don Mischer
Yönetmen: Don Mischer
Ödül sunacaklar: Meryl Streep, Will Ferrell, Zach Galifianakis, Michael Douglas, Kermit & Miss Piggy, Ben Stiller, Chris Rock, Bradley Cooper, Emma Stone, Penelope Cruz, Angelina Jolie, Cameron Diaz, Halle Berry, Tom Cruise, Tom Hanks, Jennifer Lopez, Rose Byrne, Ellie Kemper, Melissa McCarthy, Wendi McLendon-Covey, Maya Rudolph, Kristen Wiig
Kırmızı Halı sunucuları: Robin Roberts, Tim Gunn, Louise Roe, Jess Cagle, Nina Garcia

♣ Twitter

  • Meryl Streep http://t.co/zNixoAm5 35 minutes ago
Follow @theoscarboy

♣ Kategoriler

  • Eleştiri
  • News
  • Live Blogging
  • Oscar 2010
  • Oscar 2011
  • Oscar 2012
  • Oscar Maratonu
  • Oscar Sohbetleri
  • Red Carpet
  • Special
  • Tahminler
  • TV
  • Videos

♣ Son Yorumlar

  • 84. Akademi Ödülleri – Son Tahminler: Part I için shifty
  • Meryl Streep için Umur Çağın Taş
  • Meryl Streep için shifty
  • 84. Akademi Ödülleri – Son Tahminler: Part I için shifty
  • 84. Akademi Ödülleri – Son Tahminler: Part I için Umur Çağın Taş

♣ Önemli tarihler

29 Kasım - NYFCC Ödülleri
29 Kasım - Spirit adayları
1 Aralık - NBR Ödülleri
4 Aralık - BIFA Ödülleri
11 Aralık - LAFC Ödülleri
13 Aralık – Critics Choice adayları
14 Aralık - SAG adayları
15 Aralık – Altın Küre adayları
3 Ocak – PGA adayları
5 Ocak – WGA adayları
9 Ocak – DGA adayları
12 Ocak – Critics Choice Ödülleri
15 Ocak – Altın Küre Ödülleri
16 Ocak - ACE Eddie adayları
17 Ocak - BAFTA adayları
21 Ocak – PGA Ödülleri
24 Ocak - Oscar adayları
28 Ocak – DGA Ödülleri
29 Ocak – SAG Ödülleri
12 Şubat – BAFTA Ödülleri
18 Şubat - ACE Eddie Ödülleri
19 Şubat – WGA Ödülleri
25 Şubat - Spirit Ödülleri
26 Şubat – 84. Akademi Ödülleri

♣ Oscar Adayları

The Adventures of Tintin, B-
Albert Nobbs, C
The Artist, A+
Beginners, B
A Better Life, B+
Bridesmaids, B+
Bullhead, B
A Cat in Paris, B-
Chico & Rita, A-
The Descendants, A-
Drive, A
Extremely Loud & Incredibly Close, A-
The Girl with the Dragon Tattoo, A+
Harry Potter 7: Part II, A-
The Help, B
Hugo, B
The Ides of March, A-
The Iron Lady, C+
Jane Eyre, B+
Kung Fu Panda 2, B
Margin Call, A-
Midnight in Paris, A
Moneyball, A+
My Week with Marilyn, A-
Pina, B
Puss in Boots, B
Rango, B+
Rio, B-
Rise of the Planet of the Apes, B+
A Separation, A
Tinker Tailor Soldier Spy, B-
The Tree of Life, A
War Horse, C+
Warrior, B+

♣

Join 339 other followers

Bloggerlara duyuru!

Sinema Bloggerları olarak kendi ödüllerimizi dağıtmak için bir uygulamaya başladık. Eğer senin de sinema hakkında yazdığın bir blogun varsa umurtas@hotmail.com adresine adını, soyadını ve sitenin adresini yazıp gönder; yılın en iyilerini hep beraber seçelim.

Takvim

Şubat 2012
Pts Sal Çar Per Cum Cts Paz
« Oca    
 12345
6789101112
13141516171819
20212223242526
272829  

Popüler Yazılar

  • Oy Verin!
  • 84. Akademi Ödülleri - Son Tahminler: Part I
  • Adaylar
  • Meslek birliği ödüllerinden sonuncusu: CDG
  • 84. Akademi Ödülleri - Oscar 2012 Tahminleri

Linkler

Twitter Hesabımız!
Oscars.org
Youtube - Oscar Sayfası
Çarpık Kadraj
WTFashion?
Close Caption
thebalkabaa
izlandik.

WordPress.com'dan blog alın. Tema Chateau, Ignacio Ricci tarafından yapılmıştır.

loading Vazgeç
Post was not sent - check your email addresses!
Email check failed, please try again
Sorry, your blog cannot share posts by email.