Etiketler
Clint Eastwood, Dustin Lance Black, Ed Westwick, J. Edgar, Josh Lucas, Judi Dench, Leonardo DiCaprio, Naomi Watts, Tom Stern

Öncelikle satırlarıma Titanic‘i hayranlıkla izlemiş biri olduğumu söyleyerek başlamak istiyorum. Böylece Kate Winslet ve Leonardo DiCaprio‘ya ne yaparlarsa yapsınlar kötü diyemememin sebebi de anlaşılır. Yalnız özellikle Leo cephesinden artık yavaştan şikayet etmeye başladım. Çok genç yaşta What’s Eating Gilbert Grape ile ilk Oscar adaylığını alan Leo son 10 yılını hakikaten Oscarlık filmlere harcadı. Martin Scorsese ile olan ortaklıkları dışında çalıştığı yönetmenlere şöyle bir bakın: Edward Zwick, Ridley Scott, Sam Mendes ve Christopher Nolan. Şimdi de bir Clint Eastwood filminde karşımıza çıkıyor. Tabiki de buna söyleyecek bir şeyim yok. Ama dediğim gibi son 10 yılını hiç risk almadan geçirdi DiCaprio. Hep büyük projeler, hep büyük yönetmenler, hep “Ben buradayım!” diye bağıran senaryolar. The Beach‘den beri bir kez olsun yeni yolundan çıkmadı. Gelecek sene oynayacağı Tarantino filmi için de heyecanlanmamın sebebi bu. Çünkü sonunda o kafayı yemiş adamı bırakacak, dönem filmlerinden sıyrılacak ve bambaşka bir karakteri canlandıracak. Ödülü alır mı bilinmez ama eğer Tarantino biraz olsun Akademi canlısı bir iş çıkarırsa (Inglourious Basterds kadar olsa da yeter) DiCaprio‘ya gün doğar. Tabi ben onu her daim izlemeye hazırım. Gri takımlarını, boğucu renklerdeki gömleklerini çıkarmadan dönem filmlerinde oynamaya devam edebilir, hiç problem değil.
J. Edgar‘a gelirsek… Clint Eastwood, Invictus‘dan sonra yeni bir biyografiye daha imza atmış. Bu sefer merkezde 48 sene boyunca aralıksız bir şekilde FBI’a hizmet eden J. Edgar Hoover var. Hikayesinden haberdar mısınız bilmem. Ben kısaca FBI’a şu anki kimliğini kazandıran, ama bir dönemde komplo teorileri ve “özel dosyaları” sebebiyle epey eleştirilen bir adam olduğunu söyleyeyim. Öyle ki Hoover‘ın Marilyn Monroe‘nun bir ajan olduğunu iddia eden dosyası olduğu bile söylenir.
Milk ile ilk Oscar’ını alan Dustin Lance Black yazmış J. Edgar‘ın senaryosunu. İki film arasında senaryo anlamındaki benzerlikler neredeyse sınırsız. Milk‘i izlemiş herhangi bir insan eminim J. Edgar‘dan da hikaye anlamında aynı tadı alacaktır. Bu arada Hoover‘ın da gay olduğunu ekleyeyim. Oscarlı senarist Black‘e dönersek… J. Edgar‘daki kopukluğun ondan mı, filmin kurgusundan mı, yoksa son dönemde iyice karanlıklaşan Tom Stern sinematografisinden mi kaynaklandığını ben çözemedim. Lakin filmin hikaye olarak kendini tekrar ettiğini de düşünmeden edemiyorum. Tabi bu Dustin Lance Black‘in Hoover‘ı sıradan bir adammış gibi anlatma isteğinden de kaynaklanıyor olabilir. Tek hoşuma giden detay aşk mevzusunun filmin önüne geçmemesi oldu. Bu da filmden olan beklentimden kaynaklı sanırım.
SAG ve Altın Küre’den adaylık alan ama Akademi’nin yüz vermediği Leonardo DiCaprio için söyleyebileceğim tek şey kendini tekrar ettiği. Ben filmi izlerken kimi sahnelerde Shutter Island’daki Teddy’nin, The Aviator‘daki Howard Hughes’un tadını aldım. Belki Leo‘ya yabancı olan bir izleyici kendisine hayran kalabilir, ama benim gibi yakından takip edenlerin J. Edgar‘daki performansından memnun kalabileceğini düşünmüyorum. Tabi bir de şu makyaj mevzusu var. Hala ağır makyaj altında yapılan oyunculuklarla yıldızım barışmadı. Bu yıl aynı tepkiyi Meryl Streep‘e de verdim. Böylesine makyajların altındaki oyunculuğun doğru değerlendirilebileceğine inanmıyorum. Neyse ki Leo geriye kalan sahnelerde kendisinden bekleneni veriyordu. Ama diyorum ya, bir tekrar mevzu bahis.
J. Edgar Hoover’ın sevdiği adam olarak ise Armie Hammer‘ı izliyoruz. Bu arada o da SAG’den adaylık aldı. Ama işte burada söze girmek lazım. Çünkü Hammer bu filmde kılını dahi kıpırdatmıyor. Hangi akla hizmet aday edildiğini anlayamadım. Hatta oldukça naif olabilecek bir ilişki, Hammer‘ın uyumsuzluğu sebebiyle iticileşiyor ve filmin samimiyetinden çok şey alıp götürüyor. Naomi Watts karşımıza çıkan isimlerden bir diğeri. Onun da Hammer gibi filmin pasif kalan isimlerinden biri olduğunu söyleyebilirim. Judi Dench‘e gelirsek… Yaşayan en iyi oyuncu demem yeterli olur sanırım. Bugüne kadar tek bir kez bile kötü performansını izlemediğimiz bir duayen. Keşke birileri onun için de ikinci Oscar kampanyası yapsa. Son olarak Josh Lucas ile Ed Westwick‘in de isimlerini anmak istiyorum. Lucas‘ı oldum olası sevdiğim için burada da görmekten memnun oldum. Gossip Girl fanlarının Chuck Bass olarak tanıdığı Westwick‘in ise kısacık bir rolü var. Filmi izleyecek olursanız lütfen her cümlesinde elleriyle yaptığı harekete dikkate edin. Yeteneksizin sözlük karşılığı kendisi.
J. Edgar için söylenebilecek çok şey var. İlk olarak Tom Stern‘ün geçmişe dönüşle doğru orantılı olarak filmi karanlıklaştırmasından fena halde sıkıldığımı söylemek istiyorum. Clint Eastwood‘un da filmlerinin müziklerini yapmaktan vazgeçmesi gerekiyor, çünkü hepsi birbirine benzemekte. Leo‘nunki haricinde tüm oyuncuların makyajı çok kötü olmuş. Armie Hammer‘ın yaşlandırılmış versiyonu The English Patient‘daki Ralph Fiennes‘i hatırlatıyor. Ama bunları bir kenara atarsam yönetmenin evvelki filmi Invictus‘dan ne eksiği, ne de fazlası var. O yüzden notlarını eşit tutacağım.
[C+]








Konuyu nereden başlayacağımı bilemediğim anlardan birindeyim yine. Filmimizin karakterleri eşcinsel olduğu için oradan girmek lazım sanırım eleştiriye. 21. yüzyılda hala homofobi denilen şeyin var olduğuna inanmak istemiyor insan. Bana bir nevi ırkçılık gibi geliyor bu nefret. Düşünün, Ang Lee‘nin Brokeback Mountain‘ı bir kısım insan tarafından hala “iki gay kovboy” olarak basitçe yorumlanıyor. Festival izleyicisi Beginners‘da Christopher Plummer‘ın gay olduğunu söylediği sahnelerde kahkalarla gülüyor. Bu bastırılmışlık, cahillik nerede sonlanacak bilemiyorum. Üstelik bu konuya sadece homofobi yanından da bakmamak lazım. Tiyatrodaki en basit bel altı espride koltuğundan düşen insanlarla aynı ülkede yaşıyoruz. Homofobiye gelmeden sıfırdan problemlerin halledilmesi gerek sanırım. Belki bir gün biz de kendi ülkemizde özgürlüğe kavuşuruz. Şimdilik hayal gibi duruyor ya neyse. Yine yazıma kötü bir başlangıç yaptım farkındayım. Bazen insan çok şey söylemek istediğinde cümleleri toparlayamıyor. O yüzden iyisi mi Weekend‘e geçeyim de biraz konu dağılsın.